Resepsiyonda 3D Boğaz enstalasyonu

Le Meridien otellerinin son halkası 2011 bitmeden İstanbul’da açılacak. Otelin kapısından adım atanları üç boyutlu bir İstanbul Boğazı enstalasyonu karşılayacak. Bütün dünyada çağdaş sanatı destekleyen zincirin küresel marka müdürü Eva Ziegler “İstanbul Meridien gözbebeğimiz” diyor

El kadar valizi hazırlamaya başlamadan hava durumuna bir göz atayım diyorum ki, o da ne? Gündüz 18, gece 12 ve gök gürültülü sağanak vermiyor mu? Hem de orada kalacağımız iki gün boyunca! Tam yaz geldi derken koşa koşa kışa gitmek diye buna derim işte...
Yüzümden düşen bin parça, nereden çıktı şimdi bu Londra diye söylene söylene yağmurluğu kaldırdığım dolaba yollanıyorum.
Bir bahane bulsam çark edeceğim ama yapamam. Davet sahibi belli: Dostun hası, arkadaşın eskisi... Nedeniyse 2011 bitmeden son halkası İstanbul’da açılacak olan Le Meridien oteli.
İki saatlik tavşan uykusundan sonra sabahın kör vakti havaalanına gittiğimde kafilenin geri kalanını salonda oturmuş, bencileyin gözde çapak, kahvelerini yudumlarken buluyorum. Bir tek Feride’nin içine cin kaçmış gibi. Bodrum’dan kalkıp gelen iki Ayşe’nin, Vatan’dan Aydın ve Sabah’tan Ferhangil’in durumu benden de beter: Sabahın üçünde yola koyulmuş beşteki uçağa yetişmişler. Bir-iki hoşbeşten sonra Feride’ye dönüp “Meridien’cilerin işi tok ağırlamak gibi zor” diyorum, ”Millet gider Mersin’e biz gideriz tersine misali onlar yaza gelirken biz seni kıramadığımız için kışa gidiyoruz. Mavi Ege yerine gri Londra. Üstelik insana nefes aldırmayan yüklü bir program eşliğinde ve de sadece 48 saatliğine...”
“Şikayeti kes” diyor; “Bak göreceksin bu geziye geldin diye en çok sen sevineceksin!”/images/100/0x0/55eb3021f018fbb8f8b10b00
Her zamanki gibi haklı çıkıyor.

SANAT DOLU BİR 48 SAAT

Ne 48 saatti ama! Nefes nefese, sanatla yatıp sanatla kalktığımız, ne yağan yağmura ne tokat gibi rüzgara aldırdığımız ve en hoşu da başka türlü asla tanıma fırsatı bulamayacağımız harika insanlarla tanışma fırsatı yakaladığımız bir 48 saat... Yaşamak iyi de yazmak o kadar kolay değil. Nereden başlamalı ki anlatmaya?
“Le Meridien, bildiğimiz büyük otel zinciri değil mi, otel davetinde sanatla yatıp kalkmak da ne ola” diye soracak olursanız, günümüzde otellerin artık bakanlıkların verdikleri yıldızlarla değil farklı alanlara yaptıkları yatırımlarla kendilerini diğerlerinden ayırdıklarını, Le Meridien’nin farkının da çağdaş sanata yaptığı yatırım olduğunu söylerim. Davet, otelin bu özelliğinin altını çizmek için olduğundan 48 saatlik program da çağdaş sanat çevresinde oluşturulmuş.
Picaddilly’deki otele adım attığımız andan dönüş saatine kadar dur durak bilmeksizin o galeriden bu galeriye, Tate Modern’de sergi gezmekten Outset’in kurucularıyla garajdan dönüştürülmüş geçici lokantada yediğimiz akşam yemeğine kadar, sanat sanat sanat...
Otele girdiğimiz anda bizi bekleyen Meridien’ciler arasında uzun boylu, alımlı ve fena halde şık bir kadın elini uzatıp “Ben Eva, hoş geldiniz” diyor. O kadar şık bir kolye ve bilezik takmış ki, gözümü onlardan alıp kulağımı açamıyorum. Eva, Eva da kim? Ve de kendisi ne iş yapar? Duyamadım işte... Odama çıkar çıkmaz gözlüklerimi takıp verdiği karta bakıyorum: Eva Ziegler yazıyor. Altında da Global Brand Manager.. Vay vay vay...
Odalarımıza yerleştikten sonra katıldığımız öğle yemeğinde Eva bize Meridien’lerin sanatla nasıl bir ilişkisi olduğunu açıklayan bir konuşma yapıyor. Bilindiği gibi Le Meridien otelleri Concorde uçaklarının lansmanı sırasında Air France tarafından kurulmuş bir Fransız zinciri. Fransızlar Atlantik’in iki yakasını üç saat gibi kısa sürede alan kanca burun uçaklarını dünyaya tanıtırken “Fransız şıklığının simgesi sayılacak bir otel zinciri de kuralım” demiş ve Meridien’leri açmışlar. Gel zaman git zaman, kanca burun piste çakılıp üretim durdurulunca Meridien’lerin de hafiften modası geçmiş ve otel dünyanın en afili otellerini bünyesinde toplayan Starwoods şirketi tarafından alınmış. Eva’nın devreye girmesi işte o zaman.

SANS ÖNCÜLÜĞÜNDE 100 KİŞİLİK EKİP

“Çok düşündük, uzun toplantılar yaptık ve sonunda otelin ayırıcı özelliğinin çağdaş sanatı destelemek olmasına; dünyanın dört bir yanındaki Meridien’lerin de bu anlayışla yenilenmesine karar verdik” diyor Eva. Bu karara vardıktan sonra çağdaş sanat dendiğinde milletin önünde ceket iliklediği ünlü kuratör Jerome Sans ile çalışmaya başlamış ve onun önderliğinde aralarında film yapımcıları, tasarımcılar, yazarlar, müzisyenler, şefler bulunan 100 kişilik yaratıcı bir ekip kurmuşlar. “Her Meridien, bulunduğu şehrin ruhuna uygun olarak yenilendi, yeni açılanlar da tamamen bu anlayışla düzenlendi” diye anlatmaya devam ediyor. Aklımıza hemen İstanbul’da açılacağın nasıl olacağı sorusu takılıyor elbette...
Ser verip sır vermek istemez bir edayla “Renginden kokusuna, girişinden odalarına, mutfağından duvarlarında eserlerini sergileyeceğimiz genç sanatçılara kadar İstanbul’u yaşatacak bir otel olacağına emin olun” diyor, gülümseyerek. Kapısından adım atanların üç boyutlu bir İstanbul Boğazı enstalasyonuyla karşılaşacakları bilgisi dışında fazla ayrıntı vermiyor. “İstanbul Meridien bizim gözbebeğimiz” diye devam ediyor konuşmasına. “O kadar özeniyor, o kadar özeniyoruz ki gelenlerin, görenlerin, kalanların nefeslerini kesmek istiyoruz” diye lafını noktalıyor.
Anlattıkları arasında ilgimi çeken, otelin çağdaş sanatı destekleme biçimi... Eser satın alan ve sergileyen bir sürü otel var aslında. Bu yeni bir şey değil. İstanbul’da en az üç otel biliyorum böyle. Le Meridien’in yaptığı genç sanatçıların eserlerini alıp sergilemek, otelin dekorunda kullanılan bütün unsurların sanatçılar elinden çıkmasına özen göstermek değil sadece. Tate Modern gibi İngiltere’nin ünlü modern sanat müzesinin en büyük destekçisi mesela. Otellerinde kullanmak ya da koleksiyonlarını genişletmek adına vermiyorlar bu desteği. Karşılık beklemeden çağdaş sanatın dünyadaki gelişimine katkıda bulunuyorlar.
Eva konuşmasını bitirdiğinde “Farklılık işte böyle yaratılır” diye aklımdan geçiriyorum. Hep bana hop banayla yaratılmaz.
Öyle olursa da kısır olur. Otel sahibinin sanat anlayışı neyse onunla sınırlı kalır. Hep birlikte kalkıyor ve Outset’in desteklediği, Türk sanatçıların da olduğu küçük bir sanat merkezini gezmek üzere yola koyuluyoruz. Outset ne mi?
Yerimiz bitti...
Tate Modern’deki Miro sergisini nasıl gezdiğimiz ve de en önemlisi, gezici lokantada Outset kurucuları ve Tate yöneticileriyle yediğimiz akşam yemeği haftaya...
Yazarın Tüm Yazıları