Reflü neden patladı

Reflü sorunu son yılların en çok konuşulan sağlık probleminden biri oldu. Konu o kadar çok gündemde ki “Reflü salgını mı var?” diye düşünenler bile oluyor! Gerçekten de reflü sorunu eskisinden daha sık görülüyor, hasta sayısı her yıl artıyor. Bir çalışmaya göre orta yaşlıların yüzde 30-40’ı bu sorunu yaşıyor.

Haberin Devamı

Reflünün, yani mide muhtevasının yemek borusuna yeniden geri kaçmasının nedeni yemek borusu ile midenin birleştiği yerdeki kapak sisteminin arızalanması. Kapak bozulunca midedeki yiyecekler ve asit sıvı, yemek borusuna geri kaçıyor. Bu durum şişkinlik, göğüs kafesi orta noktasında yumruk hissi ya da basınç duygusu, yanma, ekşime, kaynama ile birlikte yiyeceklerin zaman zaman neredeyse ağza geri gelmesi, öksürük, ses kısıklığı gibi şikâyetlere sebep oluyor. Sorun yemek borusunda ülserlere, kanamalara, hatta kansere sebep olabiliyor.
Reflünün son yıllarda neden bu kadar yaygınlaştığı konusuna gelince: Dışarıda yenilen yemeklerin artması, fastfood beslenmenin, özellikle yağda kızartılmış yiyeceklerin daha sık yenmesi, şekerli, gazlı meşrubatlar ve şişmanlık sorunu bana göre en önemli etkenler. Stres de önemli bir faktör. Kanda stres hormonu kortizol arttıkça özofagusun kapak sistemi daha kolay bozuluyor. Tıka basa ve hızlı yemenin, akşam yemeklerinin ağırlaşmasının, alkol kullanımın fazlalaşmasının da katkısı var. Çok sık ilaç kullanmamızın da etkisi olabilir. Mesela alerji tedavisinde kullanılan antihistaminikler, depresyon tedavisinde kullanılan antidepresanlar (trisiklik antidepresanlar), bazı tansiyon ilaçları (kalsiyum kanal baskılayıcıları) ve spazm çözücüler (antikonerjikler) yemek borusunun alt ucundaki kapağın fonksiyonunu bozabiliyor. Uzun sözün kısası reflü sorununun yaygınlaştığı ve bunun arkasında beslenme yanlışları, kilo almalar ve stresin temel faktörler olduğu doğru. Çözüm ise bu yanlışlardan vazgeçmekten geçiyor. Sorunun tedavisi için de doktorların önerilerine harfiyen uymak şart!

OSTEOPOROZ

Haberin Devamı

İlk kemik yoğunluğu ölçümü ne zaman yapılmalı

Kemik yoğunluğu ölçümü son yılların en popüler ve en çok tartışılan testlerinden biri. Test direkt radyolojik tetkiklere göre daha hassas olduğundan kemik yoğunluğu kaybını erkenden belirlemede (ve tedaviyi izlemede) sık sık kullanılıyor. Yani bu test tarama ve kesin teşhis için eğer usulüne uygun yapılır, standarilizasyona dikkat edilirse son derece ciddi bilgiler veriyor. Kalça veya omurgadan yapılan ölçümlerden biri tercih edilecekse kalça ölçümleri tercih edilmeli. Cins ve ırk olarak ortalama referans rakamları doğru olarak belirlenmeli. Bu testi 65 yaşın üzerindeki kadınlara tarama amaçlı uygulamak daha doğru. 50-65 yaş aralığında ise ailesinde osteoporoz riski yüksek olanlar, tekrarlayan kırık öyküsü bulunanlar gibi riskli kişilerde tarama yapılmalı. Tekrar sıklığına gelince: Bu konuda ortak bir karar olmasa bile ağır osteoporozu bulunanlar dışında iki yıllık aralıklarla yapılan ölçümler yeterlidir. 

TRANS YAĞLAR

Haberin Devamı

Neden tehlikeli

Trans yağlarla Türk toplumunu on yıl kadar önce tanıştıran hekimlerden biriyim. 2000’li yıllara girerken yayınladığımız “Yaşasın Hayat” kitabında trans yağların sağlık zararlarına önemli bir yer ayırmıştık. Bu yağların özellikle koroner arterler açısından son derece tehlikeli olduğunun anlaşılması 2005’li yılların sonrasında neredeyse bir “anti-trans yağ lobisi” oluşturdu. Özellikle Amerika’da besinlerin içindeki trans yağ oranlarına ciddi sınırlamalar getirildi. New York, Philadelphia’da restoranlarda trans yağ kullanımı bile yasaklandı. Çünkü trans yağlar kötü kolesterol LDL’yi artırıyor, iyi kolesterol HDL’yi azaltıyor. Kan pıhtısı oluşumuna ve damar duvarı yangısına destek veriyor. Yetmedi! Trigliserid isimli yağı artırıyor, lipoprotein A ve küçük yoğun LDL partiküllerine tepe yaptırıyor. Kısacası trans yağ demek neredeyse koroner kalp hastalığı anlamına geliyor.

KOLESTEROL

Haberin Devamı

Farklı LDL tiplerinin ölçümü ne zaman gerekli

Uzmanlaşmış laboratuvarlarda LDL kolesterolün alt kategorileri ayrı ayrı belirlenebiliyor. Genel olarak iki alt kategori var: Küçük yoğun LDL’ler (LDL-3 ve LDL-4) ve büyük geniş LDL parçacıkları. Küçük ve yoğun LDL parçacıklarının yüksek olması durumu kalp hastalığı riskini daha da artırıyor. Bunun nedeni küçük LDL parçacıklarının atardamarın astarına (intima tabakasının altına) daha kolay sızabilmeleridir. Bazı araştırmalarda küçük ve yoğun LDL yüksekliğinin kalp hastalığı riskini üçe katladığı gösterildi. Küçük ve yoğun LDL parçacıklarının çok yüksek olduğu durumlarda çoğu zaman iyi kolesterol düşük, trigliserid düzeyi ise yüksek bulunuyor. Bu kişilerde genellikle tokluk kan şekeri ve insülin düzeyleri de yüksek oluyor. Bu bir “metabolik yapılanma” türü olarak kabul ediliyor ve genetik kökenleri var. Bu kişilerin çoğunun ailelerinde yetişkin tipi diyabetlilere, hipertansiyonlulara, kalp krizi ve felç atağı yaşayanlara sık rastlanıyor. Eğer genetik olarak kalp sağlığı açısından yüksek
riskli gruptaysanız imkânınız varsa LDL tiplerinize baktırmanızda yarar olabilir.

EGZERSİZ

Haberin Devamı

Düşük, orta, yüksek fitness düzeyi ne anlama geliyor

Egzersizden alınacak verim egzersiz yoğunluğu ile yakından ilişkilidir. Egzersiz yoğunluğu arttıkça fitness hedefinize ulaşmanız kolaylaşır. Bununla birlikte her yaş ve sağlık düzeyinin farklı bir fitness yoğunluğu olmalıdır. Eğer egzersize ilk defa başlıyorsanız ya da herhangi bir sağlık sorununuz varsa yola “düşük fitness düzeyi” ile çıkmayı deneyin. Bunun ölçüsü nabzınızın 220-takvim yaşınız ile bulduğunuz rakamın yüzde 55-60’ına ulaştığı değerdir. Bu düzeyde uzun süre kalabilir ya da kendinizi ilerleyebilecek durumda hissettiğinizde egzersiz yoğunluğunuzu artırabilirsiniz. “Orta fitness düzeyi” ise 220-yaş ile bulduğunuz değerin yüzde 65-80’ine ulaştığınız nabız hızıdır. Nabız hızınızın 220-takvim yaşınız ile elde etiğiniz değerin yüzde 80’ini geçmemesini tavsiye ederim. Bu hız “yüksek fitness düzeyi” değerini ifade etmektedir ve ancak sağlıklı gençlerde uzun bir süre sonra elde edilebilecek egzersiz yoğunluğudur.

KİLO SORUNU

Haberin Devamı

Obezitede genetiğin rolü ne kadar

Yeni yapılan birçok araştırmanın sonuçlarına bakılırsa çok sayıda kilo düzenleyici gen var ve bunlar kişinin ağırlığını belirmede son derece önemli rol oynayabiliyorlar. Hatta obezite önemli oranda bu genlerin bozukluklarının sonucu gelişen bir durum gibi bile olabilir. Son elli yılda hayatınıza daha çok şeker, un, nişasta girdi ama eğer genleriniz işlerini iyi yapıyorsa kazandığınız karbonhidrat miktarının pek önemi olmayabiliyor. Yüksek kalorili besinler yeseniz de kilo almayabiliyorsunuz. Buna karşılık eğer vücudunuzda yağ birikimi eğilimini artıran genlerinizde kalıtsal bir yük varsa en ufak bir hatanızda kilo sorunu kapınızı çalabiliyor. Günde ortalama 2000-2500 kalori civarında enerji kazanan bir kişi yılda bir milyondan biraz fazla kalori alıyor. Eğer genetik yapısı sağlamsa yani “kalori sayma sistemi düzgün çalışıyorsa” bu kalorileri kolaylıkla yakıyor. Tabii ki bazı kişilerde yanlış beslenme, özellikle şeker, un ve nişastadan zengin yüksek kalorili besinlere ağırlık verme kilo kontrolünü iyice zorlaştırıyor. Özetle fazla kilolu olmak, birkaç kilo yağı fazladan taşımak değil ama obezitenin arkasında ciddi genetik temeller var ve bu insanları ne çok yiyip içtikleri ne de kendilerini bir türlü idare edemedikleri, duygularına, boğazlarına, yeme davranışlarına hâkim olamadıkları suçlamalarıyla karşı karşıya bırakmamak gerekiyor. Benim tavsiyem bu insanların obezite hududundan çıkmaya çalışmaları, bir miktar fazla kilolu olsalar bile hayatlarını mutlaka aktif bir şekilde sürdürmeleridir. Yani Napolyon’un dediği gibi: Egzersiz, egzersiz, egzersiz!

DEPRESYON

Hipotiroidi depresyonla karışabilir mi

Bu zannedildiğinden daha sık karşılaşılan bir durumdur. Ve çoğu depresyon vakası hipotiroidi diye tedavi edilir. Birçok hipotirodi olgusunda depresyon gözden kaçırılır. Bu yanılgının nedeni hipotiroidi ve depresyonun pek çok ortak özellikleri paylaşmalarıdır. İkisinde de iştahsızlık, yorgunluk, isteksizlik, kas eklem ağrıları, unutkanlık, keyifsizlik, mutsuzluk çoğu zaman vardır. Her iki durumda da bellek zayıflamış, konsantre olmak güçleşmiştir. Bu nedenle her depresyon olgusunun arka planında gizlenmiş bir hipotirodi olup olmadığından kuşkulanmak faydalı olabilir. Özellikle depresyona cilt kuruluğu, saç dökülmesi, kolay kırılan tırnaklar, yüksek kolesterol düzeyleri, kabızlık, solukluk gibi belirtiler de eşlik ediyorsa.

BAYILMA

Hipoglisemi bayılma yapar mı

Hipogliseminin baş dönmesinden çarpıntıya, terlemeden yorgunluğa, ağız kuruluğundan kilo almaya, kadar çok farklı belirtileri var. Bayılma da şeker düşüklüğünün işaretlerinden biri olabilir ama bayılma sorunu olan her hastayı tansiyon düşüklüğü, kansızlık, nörolojik hastalıklar ve kalp hastalıkları yönünden de araştırmak gerekiyor.

Yazarın Tüm Yazıları