Gündem Haberleri

GÜNDEM

    Rambolarla köşe kapmaca

    Mehmet YAŞİN
    23.12.2001 - 01:59 | Son Güncelleme:

    11 Eylül'den sonra yurtdışına çıkmama kararımı, Hong Kong'a gitmek için bozdum. Her şey beklemediğim kadar normal görünüyordu. Zürih'te güvenlik elemanlarıyla küçük bir oyun oynadım. Uçakta yolcuların çoğunun kuşkulu bakışlarını görünce çok rahatsız oldum.

    11 Eylül'den sonra canım, dış geziye çıkmayı pek istemedi. Güvenlik kuyruklarında saatlerce beklemek, bavullarımın didik didik aranması... Şüphe dolu bakışlar tarafından izlenmek de beni rahatsız edecekti. Ayrıca görevlilerin tepeden bakan tavırlarına da sert tepki verebilirdim. Bu da başımın belaya girmesine neden olurdu. Tüm bu nedenler yüzünden, gezilerimin rotasını Türkiye içine çevirdim. İyi ki de çevirmişim. Sizler de okudunuz, bu gezilerde birçok cennet mekán gördüm, yepyeni dostlar edindim. En önemlisi, birbirinden lezzetli yemekleri tattım. Aldığım bunca keyif üzerine, bundan böyle yurtiçi keşif gezilerine ağırlık vermeyi kararlaştırdım.

    Geçen hafta 11 Eylül sendromunu atlatıp, yurt dışı gezisine çıktım. Aslında pek niyetli değildim. Ama Hong Kong'un İstanbul'daki turizm temsilcisi Naz Külhancı, öylesine cazip bir program sundu ki ‘evet’ demek zorunda kaldım. Hele bu gezinin ulaşım sponsorluğunu üstlenen Swiss Air, beni Business Class'ta uçuracağını belirtince, keyfim iyice yerine geldi. Çünkü Hong Kong'a gidebilmek için İstanbul'dan Zürih'e 2,5 saat, Zürih'ten de Hong Kong'a kesintisiz 12 saat uçmam gerekiyordu. Yani havaalanı beklemeleri hariç, tam 15 saatim uçağın içinde geçecekti. Kapalı yer sıkıntısı olanlar iyi bilirler, bu öyle kolay kolay kabul edilebilir bir şey değildir.

    İstanbul Atatürk Havalimanı'nda olağanüstü bir şeyle karşılaşmadım. Aramalar, güvenlik önlemleri her zamankinden faklı değildi. Zürih'te ise daha uçağın kapısında, polis pasaportları kontrol etti. Transit yolcu salonuna giderken, ilk farklı görüntüler gözüme çarptı. Tepeden tırnağa silahlarla donatılmış ‘Rambo’ görünümlü güvenlik elemanları, elleri tetikte, geleni geçeni süzerek devriye geziyorlardı. Bana gözlerini diktiklerinde, garip bir şekilde bakışlarımı onlardan kaçırdım. O an nedense kendimi suçlu gibi hissetmiştim.

    TEHLİKELİ OYUN

    Kenarları gözlerime kadar inen şapkamı daha da aşağıya çekiştirip, yüzümü gizlemeye çalıştım. Bu telaşlı hareketlerimi fark eden devriyenin, yön değiştirip peşime takıldığını gördüm. Hong Kong uçağının kalkmasına epey vakit vardı. Çocukça duygulara kapılıp biraz oyun oynamak istedim. Güvenlik elemanlarının beni takip ettiklerinden emin olmak için arada bir durup, uçakların kalkış ve iniş saatlerini inceledim, duvardaki afişlere baktım. Her duruşumda onlar da durdular. Beni izlediklerini belli etmemek için, kendi aralarında konuşur gibi yaptılar. Veya bana öyle geldi.

    Bu oyun hoşuma gitmeye başladı. Niyetim koridorlarda biraz daha oyalanıp, işin tadını kaçırmadan Business Class'ın salonuna gitmek ve uçağımın kalkmasını beklemekti. Bir vitrinden diğerine geçiyordum ki, sivil giyimli birisi önümü kesti. Nereye gittiğimi sordu. Ben ‘kimsiniz, niye soruyorsunuz?..’ diye başlayan cümlemi bitirmeden, adam kimliğini gösterdi. Çok incelemedim ama kartının cafcafından, güvenlik elemanı olduğunu anladım. Oyunu fazla uzatmadım. Pasaportumu ve biletlerimi gösterdim. İnceleme bittikten sonra, koşar adım bekleme salonuna doğru yöneldim. Çünkü bu oyundan korkmaya başlamıştım. Gözucuyla baktığımda, devriyenin beni uzaktan hala takip ettiğini gördüm.

    Bu gereksiz oyundan birkaç saat sonra, uçağın rahat koltuğunda, elimde şampanya ile kalkışı bekliyordum... Havalandıktan sonra yemek servisi başladı. Enfes Şili şarabı eşliğinde yediğim yemek, beni iyice keyiflendirdi. Sadece güvenlik nedeniyle konan plastik bıçaklarla eti kesmekte zorlandım ama ona da pek aldırmadım.

    Ben yolculuklarda koltukta uzun uzun oturamam. Kalkıp koridorlarda bir aşağı bir yukarı yürürüm. Bu sefer de öyle yaptım. Ama çevredekilerin bu yürüyüşlerden pek memnun kalmadığını hissettim. Özellikle kokpite doğru her yönelişimde, rahatsızlığın doruk noktasına ulaştığını hissettim. Beni izleyen bakışlardan rahatsız olunca yerime oturdum.

    Tuvalet ön tarafta, pilot kabininin hemen bitişiğindeydi. Oraya her giden, yolcuların korku dolu bakışlarına hedef oluyordu. Tuvaletin kapısı kilitlenince, herkes çaktırmadan kolundaki saate bakıyor, içeride kalınan zamanın normal olup olmadığını ölçüyordu. İçeri giren, zamanında çıkıp yerine oturduğunda, yüzlerde bir memnuniyet gülücüğü beliriyordu. Bir süre sonra kuşkucular arasına katıldığımı dehşetle gördüm. Ben de aynı şeyleri yapıyordum. Yerinden kalkıp tuvalete yöneleni dikkatle inceliyor, yüz ifadesine bakıyor, içerden ne zaman çıkacak diye zaman tutuyordum.

    Bu hastalıklı halime çeki düzen vermek için harekete geçtim. Baharat dükkánı gibi kokan kırmızı Şili şarabından bir bardak daha istedim. Sonra yanımda getirdiğim, Naipaul'un ‘Nehrin Dönencesi’ kitabına sardırdım. Kitabın bir yerinde, ‘O adam bitmemiş bir yüze sahipti’ diye bir cümle okudum. Sonra yolculuğum boyunca, ‘bitmemiş yüzlü’ insanlara takıldım kaldım. Bu öylesine bir takıntıydı ki, önümdeki DVD oynatıcısının içine koyduğum filmi bile izleyemedim. Üçüncü kadeh şarap ve üstüne içtiğim kalvadostan sonra, bütün takıntılarımdan sıyrıldım. Korkusuzca tuvalete gittim. Bana bakanlara gülücükler fırlattım. Sonra battaniyemi üstüme çekip, gökyüzünde rüya aramaya çıktım.

    Hostesin dürtüklemesiyle uyandım. Pencereden baktığımda, etrafı gökdelenlerle kaplı koylar gördüm. Hong Kong'un yerini kestirmeye çalışırken, uçak piste kondu ve yarısını uyuyarak geçirdiğim 12 saatlik yolculuk sona erdi. Pilotun uyarısı ile saatimi altı saat ileriye aldım. Ve kendimi birden ‘gelecek’ zamanda buldum. Bir gün önce beraber uyandığım insanlardan, bir anda yarım gün daha ileri gittiğimi düşündüm.

    YÜZ YILLIK KİRACI

    Arabayla otele doğru ilerlerken, aklıma kentin tarihi takıldı. Afyon savaşları sırasında Hong Kong'a kaçan İngilizler, acaba bugünleri hiç düşlemişler miydi? İhtimal dahi vermedim. O günlerde altı bine yakın köylü ve korsanın yaşadığı bu küçük toprak parçasının, bugün ne hale geldiğini düşlemeyi, ünlü kahin Nostradamus bile beceremezdi. 1898 yılında buraları Çinliler'den tam 99 yıllığına kiralayan İngiltere Krallığı acaba ne gibi hesaplar yapmıştı?.. Muhtemelen bir asır sonrası onlara kıyamet günü kadar uzak görünmüş, imzayı atarken, ‘gün ola harman ola’ demişlerdi. Yıllar su gibi akmış, 1 Temmuz 1997 günü saat tam 0.00'da, gönderlerden İngiliz bayrakları indirilip, yerlerine Çin bayrakları asılmıştı. Bu olay bence Uzakdoğu'nun meşhur sabrının en tipik göstergesiydi. Bir trafik karmaşasını aşıp, otelin önünde indiğimde hala kafamda sorular uçuşup duruyordu. Her anlamda Türkiye'nin ilerisinde yaşayan bu kentte, beni neler bekliyordu, neler görecektim, nelerin tadına bakacaktım?.. Bu soruların yanıtını gelecek hafta vermeye başlayacağım.

    Önemli bir ticaret merkezi olan Hong Kong Doğu'dan çok Batı kentlerini andırıyor. Geleneksel mimari ise sadece turistik tesislerde göze çarpıyor.

    Uzak Doğu'nun simgesi olan Ejderha simgelerine Hong Kong'ta bazı dinî yapıların içinde rastlanıyor. Bu ejderhaların önünde yerli ve yabancı turistler fotoğraf için poz veriyorlar.

    Hong Kong adeta bir gökdelenler ormanı. Yeterli arazi olmadığı için bütün binalar gökyüzüne doğru yükseliyor.

    Hong Kong'un çiçek pazarında birbirinden ilginç çiçekler satılıyor. Bir çok dükkán ise Noel Bayramı için vitrinlerini süslemişler.
    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNANLAR

      Sayfa Başı