Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Protestanlığa giriş

"GÜLÜN Adı" başyapıtını alıcı gözüyle okumuş olanlar mutlaka hatırlayacaktır.

Umberto Eco Usta romanının geri planında, tüm Avrupa Ortacağı’nı allak bullak eden ve "Resmi Kilise"yle "sapkınlar" arasında çok uzun süre yaşanmış olan derin çelişkiyi işler.

Zamanda ve mekánda hepsini toparlayabilmek için de, söz konusu "sapkınlıklar" (!) silsilesi Batı Hristiyan tarihinde genel olarak "Kathar Hareketi" başlığıyla sıfatlandırılır.

Ve, şimdiki Protestanlığın en azından manevi kökenini oralara dek çıkartmak gerekir.

* * *

ÖYLE, çünkü káh yükseliş, káh iniş trendi tutturarak iki, háttá üç asır sürmüş olan ve kazandıkları kitlesel boyutla Papa 3. Innocentus’u 1209 yılında "Haçlı Seferi" düzenlemeye zorlayan bu isyanlar dizisi, "esas itibariyle", dönüp dolaşıp hep aynı talebi dile getirmiştir:

Yozlaşmaya son ve Mesih zamanına dönüş!

Bu, bir anlamda, İslam tarihinde de hep varolan "asr-ı saadet" arayışına tekabül eder.

Bugün değinmiyorum, ikisi arasındaki paralellikleri ve ayrışmaları yarın işleyeceğim.

* * *

İŞTE, hafif meczûp, çok sofu ve epey mistik bir Alman rahip olan Martin Luther de bu "istavroza karşı haç" seferberliğinden 308 yıl sonra; yani 1517 "Ölüler Yortusu" ayin-i ruhanisi öncesi Wittenberg’deki kiliseye çivilediği o ünlü "Tövbekárlıkların Fáziletine Dair Doksan Beş Tez" láyihasında, yukarıdaki genel talepten pek farklı şeyler ifade etmemiştir.

Tamam, muhtemelen bizzat kendisi de cübbe taşıdığı için Luther burada din hiyerarşisine karşı açık ve uluorta bir isyan çağrısı yapmaz. "Tez"ler kısmen uzlaşmacıdır.

Ancak, Cermen ruhban yine "esas itibari"yle, Hazreti İsa dönemindekine benzer bir "sadeleşmeye" dönülmesinin erdemini vurgular. Hristiyan bir "asr-ı saadet"i çağrıştırır.

O halde sözün gelişi diyebiliriz ki, 1517 manifestosu bu tarihten az biraz önce Kristof Kolomb’un ayak basmış olduğu "Amerika’nın yeniden keşfi"nden başka bir şey değildir.

Dolayısıyla, aynı şekilde, Sakson sisler altında ilán edilen protestan "Faziletnáme", dört - beş yüzyıl öncesinden itibaren bilûmun "Kathar" asilerin güney sıcağı altında uğruna öldüğü o vicdani "ahláknáme"nin "ehlileştirilmiş" şeklinden başka bir şey de değildir.

* * *

ZATEN, eğer Luther öncekiler gibi kılıçtan değil de, Fransız Jean Calvin’le birlikte "protestanlığın kurucusu" olarak tarihe geçtiyse, bunu şansının yáver gitmesine borçludur.

Yahut, zamanda ve mekánda konjonktürün uygun düşmesine medyûndur.

Çünkü, Papa’yla mevcut siyasi çelişkilerinden ötürü Alman kral ve prensler, ruhbanın "Doksan Beş Tez"ine tábir caizse, "mal bulmuş Mağribi gibi" saldırmışlardı.

Dolayısıyla, o andan itibaren "milli kilise" olgusu iyiden iyiye devreye girmiş oldu.

Nitekim, uzun "din savaşları" ertesi 1648 Vestfalya Antlaşması’yla yürürlüğe giren "prens hangi imandansa, tebásı da ondan olacak" ilkesi bu "millilik"i resmen tescil etti.

Böylelikle de, Katolikliğin "ekümenik", yani evrensel boyutu Batı’da artık sona erdi.

* * *

O
halde özetlersek, Protestanlık, bir; yozlaşmada çığrından çıkmış Vatikan hiyerarşi ve ruhbanlarına karşı başlatılan "ahláki" ve "vicdáni" isyanların tarihi uzantısıdır.

"Siyasi" mekanizma tarafından da desteklendiği an, kendi kurumsallığını yaratmıştır.

İki, bu siyasi dayanak "sekülerleşme"yi; dolayısıyla "millileşmeyi" de getirmiştir.

Ve yine dolayısıyla, Protestanlık "ulus-devlet"in payandalardan birisini üretmiştir.

Peki, hem "laik", hem de "milli" öğe barındırdığına göre; Protestanlık "ilerletici" ve "özgürleştirici" bir faktör olarak çağımız Müslümanlığı için de "emsál" oluşturabilir mi?

Veya, İslamın moderniyetle yaşadığı krizi aşmak için bu seçenek de düşünülebilir mi?

Hayır oluşturamaz ve düşünülemez ki, nedenini yarına bırakıyorum.
X