Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Prenses sarileri en büyük moda müzesinde

Murat BARDAKÇI

New York'ta 14 Ekim'de bir ‘‘sari’’, yani Hindli kadın elbisesi sergisi açıldı ve 34 adet antika sari, binlerce Amerikalıyı hayran bıraktı... Elbiseler, dünyanın en güzel kadınlarından birine, bir ‘‘hanımsultan’’a aitti: Beşinci Murad'ın 15 yaşında Hindistan'a gelin gidip cehennem azabından da beter bir ömür süren torunu Nilüfer Hanımsultan'a..

New York'ta, bugünlerde binlerce kişi bir sergiyi geziyor: ‘‘Prenses Nilüfer'in Sarileri’’ sergisini...

‘‘Sari’’nin ne olduğu malûm: Hind kadınının geleneksel kıyafeti, yani dikişsiz, tek parçadan yapılıp vücuda sarılan ve uzunluğu altı metreyi bulan rengârenk kumaşlar... İşte, meşhur ustaların elinden çıkan ve en yenisi yarım asırlık olan 34 adet çok nadir sari, Amerikalılar'ın kısaca ‘‘FIT’’ dedikleri New York'taki dünyanın en büyük moda müzesine, ‘‘Fashion Institute of Technology’’nin salonlarında, 14 Ekim'den buyana sergilenmede...

Enstitü, bu rengârenk sergiyi duyurabilmek için epey çalıştı... Basın toplantıları yaptı, Internet'teki elektronik sayfalarını haftalar öncesinden ‘‘Prenses Nilüfer'in dillere destan sarileri teşhirde’’ diyen haberlerle doldurdu ve 27 Ekim akşamına, yani yarına büyük bir davet hazırladı...

Peki, kimdi bu ‘‘Prenses Nilüfer’’?

Güzelliğiyle tanınırdı ve Nilüfer'le ilgili bir bahis açıldığı vakit, önce mutlaka güzelliği konuşulurdu...

Bir Osmanlı hükümdarının, tahtta sadece 93 kalabilmiş olan Beşinci Murad'ın soyundandı... Annesi Adile Sultan padişahın torunuydu ve ‘‘sultan kızı’’ olduğu için, unvanı ‘‘hanımsultan’’Nilüfer'in... 1916'da Kadıköy'deki bir konakta doğmuş, iki sene sonra babası ölmüş; sekiz yaşına bastığında da ailesiyle, yani bütün Osmanoğulları'yla beraber sürgüne gönderilmişti...

15 yaşındayken, ‘‘yokluktan kurtulmak için’’, dünyanın en zengin adamına gelin giti: Hindistan'ın her sene mücevherle tartılan mihracesinin, Haydarabad Nizamı'nın oğlu Şecaat Han'la evlendi... Kendi ifadesiyle 15 sene boyunca ‘‘cehennem hayatı’’ yaşadı, kocasından boşanıp Avrupa'ya döndü, Paris'e yerleşti ve Avrupa sosyetesinin en meşhur isimlerinden oldu...

Bir ara Ağa Han onu oğluyla evlendirmek istedi ama hanımsultan bir Amerikalıyla birleştirdi hayatını: Edward Pope'la... 1963'te evlendiler ve 1989'a, Nilüfer'in bu dünyadan ayrılmasına kadar devam etti evlilikleri...

Kaderinde mutluluğu bir türlü yakalayamamak vardı ve hayattab ayrılması da bir garip oldu... Mafsal ağrıları çekiyordu, tedavi için Paris'in en lüks kliniklerinden birine yattı ve bir virüs kaptı orada... Dünyanın en güzel çehrelerinden olan yüzü bir haftada tanınmaz hale geldi... Amerikalı koca, Nilüfer'e olan ‘‘tartışmalı’’ sevgisini işte o zaman gösterdi: ‘‘Prenses’’inin aynada çehresini gördüğü anda üzüntüden can vereceğini biliyordu ve hastahanede ne kadar ayna satın alıp hepsini kırdı...

Ama orada sadece iki hafta yaşayabildi Nilüfer... Hastahaneden Paris'in en büyük Müslüman mezarlığına, Bobigny'ye götürüldü; annesi Adile Sultan'ın yanına yatırıldı...

Edward Pope, Nilüfer'den sonra yeniden evlendi... Hayatını bir Amerikalı hanımla, Evelyn'le birleştirdi ve geçen sene o da ayrıldı dünyadan... Nilüfer'den kalan ne varsa Evelyn'in oldu, hepsini Amerika'ya götürdü ama iyi bir iş yaptı ve eşyaların bazısını George Town Üniversitesi'ne, bazısını da FIT'ye bağışladı...

İşte, İstanbul'da başlayıp Paris'te noktalan bir hayatın ve dünyanın en zengin sarayında, Haydarabad'da dokunup Amerikalı bir kadına nasip olan sarilerin kısa öyküsü sizlere...

Fuhuş yapan kadına sadece tenbih edin

İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin kurduğu ‘‘İstanbul Araştırmaları Merkezi’’, Osmanlı arşivlerindeki önemli kaynaklardan birini, şehirle ilgili kararların yazılı olduğu ‘‘Ahkâm Defterleri’’ni yayınlamaya başladı... 23 cild olması planlanan serinin şimdilik sadece iki cildi çıktı: ‘‘İstanbul'da Sosyal Hayat’’ ve ‘‘İstanbul Esnaf Tarihi’’...

Bu iki cildde yeralan asırlar öncesinin idari kararlarını, büyük bir zevkle okudum... Okudum ve İstanbul'da arazi işgallerinden hamal çetelerine, miras didişmelerinden sebze fiyatlarındaki patlamaya, sokak cinayetlerine ve ruhsatsız işyeri açılmasına kadar akla gelebilecek her türlü günlük olayda, yüzyıllardır herşeyin eski hamam eski tas devam ettiğini gördüm... Sadece bir farkla: O zamanın hoşgörüsü artık yoktu... Biz bugün hanım devlet bakanlarının girişimiyle fuhşa ve zinaya verilecek cezayı ne kadar arttıracağımızı tartışıyorduk ama 1748'de, zamanın padişahı fuhuş yapan kadınlara sadece ‘‘tenbihle’’ yetiniyordu...

Belediyeyi çok gecikmiş böyle bir işi başlattığı ve şehrin geçmişiyle ilgili belgeleri yayınlamaya giriştiği için kutluyorum; İstanbul'un tarihine merak duyan ve eski dili anlayabilen herkese bu kitapları okumalarını tavsiye ediyorum... Fakat bu yayını yapan ‘‘İstanbul Araştırmaları Merkezi’’nden küçük bir ricam var: Yolladığınız cildlere teşekkür ederim ama kitapların iç kapaklarına, yanlarına ve aklınıza gelen öteki yerlerine ‘‘İstanbul Araştırmaları Merkezi Armağanıdır’’ diye bir damga basmaya devam edecekseniz, bundan sonra bana kitap mitap göndermeyin... Çünki kitaba saygı gösteririm ve hediye edilen bir kitabın satışının önlenmesi yahut adamın başına kakılması için her tarafının mühürlenmesi, Cankurtaran'daki ‘‘CanCan’’da, yani zührevi hastahanesinde kolundaki damgayla muayene sırası bekleyen hayat kadınına çevrilmesi sadece beni değil, her kitap meraklısını üzer...

Ama kesin olan birşey var: Belediye iyi kitap çıkartıyor ve bu kitaplara gösterdiği ihtimamın yarısını İstanbul'un alt yapısına gösterse, seller felâkete dönmeyecek, şehir güllük-gülistan olacak, bu kesin...

HAMUT DEĞİL, HAVUD

Okuyucularım, geçen hafta bu sütunda çıkan ‘‘Havuduyla yutmak diye işte buna denir!’’ başlığının yanlış olduğunu, ‘‘havud’’ değil, ‘‘hamut’’ yazmam gerektiğini söylediler...

Aynı şekilde düşünenler için anlatayım: ‘‘Hamut’’ veya ‘‘hamud’’ dediğimiz söz, dilimize eski Rusça'dan geçmiştir, ‘‘at boyunduruğu’’ yerine kullanılır ve araba çeken atların boynundaki halkaya denir... ‘‘Havud’’ ise, eski Farsça'nın ‘‘heviyd’’inden gelir ve ‘‘deve semeri’’dir... Dolayısıyla başkasına ait olan herhangi bir şeyi kendisine maleden kişi deveyi ‘‘hamuduyla’’ değil ‘‘havuduyla’’ yutmuş demektir ve benim yazdığım şekil doğrudur...

15 yıllık cehennem azabı

Ben, Nilüfer hanımsultanı 1980'lerin başında, Paris'te tanıdım... Lamartine Meydanı'nda, geniş ve gayet şık bir dairede otururdu... Evin duvarlarından birini boydan boya süsleyen devâsâ iki hat, gördüğüm Yesarizâde yazılarının en güzelleriydi...

Paris'e her gidişimde, onu mutlaka ziyaret ederdim... Kocası Edward Pope saatler süren sohbetlerimize iştirak eder, hanımsultanın Hindistan'da geçirdiği ızdırab dolu senelerinin hikâyesini kimbilir kaç yüzüncü defa hiç bıkmadan tekrar tekrar dinler ve sonunda mutlaka upuzun bir 'Yeees' çekerdi...

New Yorklular'ın ‘‘Prenses Nilüfer’’in sarilerini seyretmeye akın akın koştuklarını öğrenince, seneler önceki o sohbetlerin dönüşünde otellerde tuttuğum notlarımı çıkardım... Yeniden okudum ve hanımsultanın ihtişam içerisindeki ızdırabından birkaç başlığı sizlere de aktarayım dedim... Meselâ evlenmesinin öyküsünü ve ‘‘burun deldirme’’ macerasını...

‘‘Sürgünden sonra, Fransa'a yerleştik... Nice'de ufacık bir daire kiraladık’’ diyordu hanımsultan: ‘‘Elimizdeki tek-tük mücevheri satarak yaşıyorduk. Gün geldi, satacak hiçbir şeyimiz kalmadı. Annem hastaydı ama verecek paramız olmadığı için doktor çağıramıyorduk. Haydarabad Nizamı'nın oğlu, beni işte böyle bir vaziyette buldu. Çok zengindi ve annemle beni yokluktan kurtarabilirdi. Daha 15 yaşındaydım ve evlenme teklifini açlık çekmemek için kabul ettim. Haydarabad'a giderken, koynumdaki küçücük bir Kur'an'dan başka hiçbir şeyim yoktu...

Hindistan'da, cehennemden beter bir 15 sene geçirdim... Kayınpederimin yanında konuşmam yasaktı. Sadece o birşey soracak olursa ‘‘Evet baba’’, yahut ‘‘Hayır baba’’ diyebilirdim. Nereye gitsem, peşimde hep detektifleri olurdu. Günün birinde aklına esti, burnumu deldirip halka geçirmeye kalktı. Eski bir Hind adetiymiş; dikiş iğnesini sokup üzerine mücevher dizilmiş ipliği çeker, güya şıklaşırlardı. Kayınpederim burnumu deldirmem mukabilinde bir servet vaadetti ama şiddetle karşı koydum. Anneme yazdım, ‘‘Buna izin verirsen, seni reddederim’’ dedi...’’

Hindistan'dan sağ salim dönebilmesini, ‘‘inci yememesine’’ bağlardı hanımsultan:

‘‘Şifanın ilâçta değil, büyüde olduğuna inanırlardı. Günün birinde tifo oldum, kayınpederim büyücülerini yolladı, adamlar havanda dövülmüş inci yedirmeye kalktılar. O incileri yemediğim için bu yaşa kadar geldim...’’

Akademik Susurluk'a iki hafta kaldı

Geçen hafta bu sayfada, Fikret Evci adındaki bir doçentin ‘‘eser’’inden söz etmiştim... Mimar Sinan Üniversitesi'nin restorasyon profesörlüğü kadrosuna başvurduğunu ve jüriye ‘‘eserim’’ diye başkalarının yazdıklarından makaslanmış 300 küsur sayfalık bir ‘‘intihal şâheseri’’ verdiğini yazmıştım...

Hafta boyunca, Doç. Evci'nin ‘‘eseri’’yle ilgili olarak bir hayli arayan oldu... Çoğunluk ‘‘Üniversite de bu hale gelmiş, Yazıklar olsun!’’ diyordu ama ‘‘Çok sert yazmışsın... Bu işleri herkes yapıyor... Büyütmesen daha iyiydi’’ deyip intihale ‘‘gönüllü ortak’’ olan ‘‘belediye bağlantılı’’ birkaç kişi de vardı aralarında... Hem de neyin intihal ve makaslama olup neyin olmadığını çok iyi bilenlerdi bunlar...

Dolayısıyla bana, Mimar Sinan Üniversitesi'ndeki kadronun geleceğini daha yakından takip etme şevki ve azmi verdiler! Şimdi, Doç. Evci'nin jürisini oluşturan beş hocaya, Prof. Haluk Sezgin'e, Prof. Demir Divanlıoğlu'na, Prof. Zeynep Ahunbay'a, Prof. Cengiz Eruzun'a ve Prof. Veyis Özek'e yeniden hatırlatıyorum: Bu makaslama şâheserinin geri çevrilmesi bilimsel şerefin üniversitede hâlâ varolduğunu göstermek, kabul etmek ise intihale ortak olmaktır ve bu ortaklık ‘‘akademik Susurluk’’ demektir...Jürinin merakla beklediğim kararını, bu sayfada zevkle yayınlayacağım...

X