"Ertuğrul Özkök" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ertuğrul Özkök" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ertuğrul Özkök

Post Portem ihanetler

Ertuğrul ÖZKÖK

Yılmaz Güney'in eşi ve çocuğu olmak nasıl bir şeydir? Özellikle ölmüş bir Yılmaz Güney'in eşi ve çocuğu olmak?

Özellikle de genç bir kadın olarak bütün maziyi bir haç gibi sırtında taşımak...

Hayatımda okuduğum en güzel ve en samimi söyleşilerden birinde bunun cevaplarını buldum.

Büyük bir kararsızlık ve en az onun kadar hüzünle.

* * *

Hürriyet Pazar'ın geçen haftaki sayısında Yılmaz Güney'in eşi Fatoş Güney'le yapılmış bir mülakat yayımlandı.

Arkadaşımız Ayşen Gür'ün yaptığı mülakatın bazı bölümlerini aynen tekrarlamak istiyorum.

Fatoş Güney şunları söylüyor:

‘‘Babasını kaybettikten sonra oğluma şunu söyledim: Hiçbir zaman ‘Babamın manevi, siyasi ya da kültürel mirasını taşıyacağım' diye kendine yüklenme. Baban değerli bir insandı, iyi bir sanatçıydı, bir mücadele insanıydı. Ama sen bunların hiçbirinden sorumlu değilsin. Senin kendine ait bir kişiliğin olmalı. Çok farklı alanlarda bir şeyler yapmak isteyebilirsin, ben seni hep destekleyeceğim.’’

İnsanı gölge gibi takip eden, üzerine deri gibi yapışan bir Yılmaz Güney efsanesinin gölgesinde bu sözleri etmek için bir insanın çok cesur ve gerçekçi olması gerekir.

Ve bu arada samimi bir itiraf: ‘‘Oğluma babasının adını verdiğim için çok pişmanım.’’

Zaten efsanenin manevi ağırlığı altında ezilmiş bir çocuğa, özgül ağırlığı böylesine büyük bir fiziki yükü yüklemek doğru muydu?

Fatoş Güney çok samimi. ‘‘Hayır değildi’’ diyor.

* * *

Oğlu için gerçekçi. Ya kendisi için?

Çok genç yaşta dul kalmış güzel bir kadın olarak kendi portresinin rötuşlarına dikkat edebildi mi?

Yılmaz Güney efsanesinin gölgesinde kendine yeni bir hayat kurabildi mi? Erkek arkadaşları, aşkları, sevgileri olabildi mi?

Buna cevabı da şu:

‘‘Sıkıntı veriyor, bunalıyorum kimi zaman. Ama bunu biraz da ben yaptım gibi hissediyorum. Hayatımı daha serbestçe yaşayabilirdim. Hayatımda insanlar var, yeni bir insanla hayatımı birleştirdim, diyebilirdim. İnsanlar da buna tepki duymazlardı. Ama nedense, kendi özel hayatıma titizlik göstermek, afişe olmamak, bir şeylere dikkat etmek adına, ama tabii beni boğdu bir yerde hep Yılmaz'la anılmak.’’

Ne kadar trajik.

Oğlu için alabildiğine gerçekçi olabilen, oğlunu babasının tonlarca ağır gölgesinin altından çekip çıkarabilen genç bir kadın, onun altına kendini atıyor.

Oysa hayat bir tane.

Bir tane ve gelip geçiyor. İnsanın boğazına tıkanarak, ruhuna tırnaklarını geçirerek, acıtarak, kanatarak geçiyor.

Sonra belli bir yaşa geldiğiniz zaman gerinizde bir yaşanmamışlıklar, yaşanamamışlıklar enkazı bırakıyorsunuz.

Acaba şu soruları hiç kendi kendine sormuş mudur?

Ölmüş bir insana ihanet edilebilir mi?

Bütün eşini kaybetmiş kadınlar, çocuğunu arabanın altından kurtarırken kendisi ezilen anne dramını mı yaşamalı?

* * *

Ben bu soruları kendi kendime sordum.

Ölmüş bir Yılmaz Güney’in eşi olmadığım için cevaplar kolaydı. Hem de çok kolay.

Ölmüş bir insana ihanet edilebilir mi?

Cevabım şu: İhanet kelimesinden ne anladığınıza bağlı.

Düzgün bir aşkı, bir sevgi ve beraberliği, cinselliği yaşamak ihanet olamaz.

Evet en büyük ihanet, hayatın keyiflerini, aşkları yaşamaktan vazgeçmektir. Hayatı paranteze almak, kış uykusuna yatırmak, derin dondurucuda bırakmaktır.

Çünkü hayat bir tanedir.

O bir tane hayat hızla akıp gitmektedir.

Ve hayatı, bir hıdrellez sabahı gül ağacına takılan dilek kâğıtları gibi sadece hayallerde bırakıp, temennilere emanet etmek, yaşamaktan uzaklaştırmak...

İşte gerçek ihanet budur.

Hem ölmüş olan eşe, sevgiliye, hem de kendi kendine...













X