Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Post-Aktütün ve Tarafları...

Tartışma “doğru esaslar” üzerine oturmazsa, o tartışmadan yola çıkarak “doğrular”a da varılmaz. Şu anda, taraflarından birinin Başbakan Tayyip Erdoğan ile Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, diğerinin ise genel anlamıyla medya dünyasının büyük bölümünün yer aldığı tartışma böyle bir tartışma.

Herşey, Aktütün sınır karakoluna iki hafta önce 4 Ekim’de 17 askerin hayatına mal olan PKK saldırısıyla başladı. Bir süre sonra, Taraf gazetesinde çeşitli fotoğraflar ve çeşitli televizyon kanallarında (Samanyolu, Show ve ATV) insansız hava araçlarının görüntüleri yayınlandı. Tüm toplumu şoke eden ve PKK’ya karşı yürütülen askeri mücadelenin başarısı konusunda derin hayal kırıklığına yol açan Aktütün olayında, “asker”in kusuru ve ihmali bulunduğu izlenimi doğdu.

Bu konudaki yayın, saldırı “önceden bilindiği” halde ve bunun için zamanında “yeterli istihbarat” ulaştırılmış olmasına rağmen, gerekenin yapılmamış olmasından ötürü 17 canın yitirildiği üzerinde odaklandı.

Genelkurmay, bu iddiaları yalanlayan açıklamalar yaptı.

Bu arada, uzun süren Aktütün çatışması sırasında Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aydoğan Babaoğlu’nun Antalya Belek’te golf oynarken fotoğrafları da gazetelere düştü.

Derin hayal kırıklığının tetiklediği toplumsal öfke şehit cenazelerinde sergilendiği haliyle PKK’ya olduğu kadar, hatta ondan daha da fazla yoğunlukta, “ihmal ve umursamazlık” içinde algılanan “sorumlular”a yönelmeye başladı. Sorumlular bunun hesabını vermeliydi.

Genelkurmay Başkanı’nın Balıkesir’de aniden düzenlediği alışık olunmadık sertlikteki konuşması tam böyle bir zaman diliminde denk geldi. Buna karşılık olarak Genelkurmay Başkanı sıfatı taşıyanlara yönelik, Türk basın geleneğinde rastlanmadık ölçüde sertlikteki polemik Taraf gazetesinin tüm köşelerinden mitralyöz ateşi gibi açıldı. Taraf’ın kısa ve uzun namlulu “silahları”ndan çıkan mitralyöz ateşi basının hemen her ve üstelik hiç beklenmedik köşelerinden “destek atışı” elde etti.

Başbakan, tam bu noktada göğsünü Genelkurmay Başkanı’na siper etti. Hem de Genelkurmay Başkanı kadar sert bir uslup kullanarak.

Çok yakın tarihte, Erdoğan-Doğan savaşındaki “ateşkes”e dek “tarafsız” kalmış ya da ibresi Başbakan’a yoğun duranlar, bu kez, Başbakan’ı topa tutar oldular.

Çatışma öyle keskin bir uslup ve “ilke namına” yapılıyor ki, George W.Bush söylediği için beş yıl önce değersiz kılınan ölçü bugünün Türkiye’sine pekala uyarlanabiliyor: Safını açıkça belli et. Benden değilsen, öbüründen yanasın!

Durum fotoğrafı bu. Bir hercümerc fotoğrafı. Zihinsel kaos durumu...

 

***          ***        ***

 

Dijital fotoğraf tekniğine uygun bir “yüksek çözülürlük”le çekilmiş söz konusu fotoğrafı incelemeye aldığınızda, tartışma götürmeyecek hususlar dikkat çekiyor:

    Aktütün olayının nasıl cereyan ettiğine dair, Genelkurmay açıklamalarıyla Jandarma’nın olay yerine ilişkin verdiği bilgiler çelişiyor. Askeri otorite, kendi içinde “çelişki”yiçözmeden yüzyüze kaldığı “inandırıcılık sorunu” bir yana, “ülke güvenliği”ni sağlamakta zorlanacaktır;Bazı basın organlarına, bizzat Silahlı Kuvvetler bünyesi içinden “servis” yapılmaktadır. Aktütün olayına ilişkin görüntülerin Taraf’ta ve çeşitli televizyon kanallarında yayınlanması bir “gazetecilik becerisi” ya da “gazetecilik başarısı”ndan ziyade böyle bir “servis”le ilgilidir ve bunları yayınlama hususundaki “gazetecilik cesareti”yle açıklanabilir.

Ancak bu, cevabı ortada duran şu sorunun sorulmasını engellememelidir:

Böyle bir “servis” kim tarafından kime karşı, niçin yapılmıştır?

Böyle bir “servis”in Genelkurmay’ı yıpratan bir “propaganda darbesi” olduğu apaçık. Dolayısıyla bu “servis”i yapanlar, Genelkurmay’ı yıpratmak isteyen “üniformalı liberal-demokratlar” mıdır?

İşte bu çok şüpheli.

Peki, Silahlı Kuvvetler içinde Genelkurmay’ın yıpratılmasından yarar umanlar ile yarın başlayacak ve henüz muvazzaflara kadar yayılmamış olan “Ergenekon davası” arasında bir irtibat kurulabilir mi?

Kurulmayabilir. Bu sadece bir soru.

Bir “varsayım”dan yola çıkar ve kurulabileceğini varsayarsak, o takdirde Başbakan’a “27 Nisan muhtırasında seni biz savunduk. Şimdi sen 27 Nisan muhtırasını vermiş olanlarla aynı safta bize karşısın” demenin fazlaca bir anlamı olmayabilir.

Zira Aktütün’den sonra Başbakan ile Genelkurmay, şu sıra “öncelikler”in ne olduğunda –örneğin “PKK terörü”nü bir numarada saymakta- dahası buna ilişkin izlenecek “siyaset öncelikleri”nde –örneğin Kuzey Irak’taki Kürt yönetimi ile yakınlaşma politikası- ve ayrıca Ergenekon davasına atfedilen önemde “mutabık” olabilirler.

Yani?

Yani, Başbakan 27 Nisan’da (2007) ters düştüğü “merkez” ile şimdi, farklı bir konjonktürde“mutabakat” halinde bulunabilir. Onun zayıflatılmasının kendisinin zayıflatılmasına yol açacağını düşünebilir.

Doğru analiz yapabilmek için teşhisi doğru koymak; “Türkiye fotoğrafı”nı “daha geniş ekranda” görüp okumak gerekiyor.

 

***        ***        ***

Türkiye’nin Irak ve İran ile üçgendeki sınır karakolları ya da hemen yakın çevresindeki kanlı gelişmeleri Amerika’nın Vietnam’daki (hatta diyelim Irak’taki) “askeri hataları” analojisiyle değerlendiremeyiz.

Yüz yüze olduğumuz somut durum, orada konuşlanmış üniformalı güçlerin Türkiye’yi savunmak için orada konuşlanmış oldukları bir durumu ifade ediyor.

Yani oradaki “çocuklarımız”ı niye koruyamıyoruz diye bir soru ortaya atmak abestir. “Oradaki çocuklarımız” başkaları tarafından korunmak için orada değiller. “Türkiye sınırlarını korumak” için silahlı olarak oradalar. Ortalama TC vatandaşına oranla “ölüm” ihtimalleri çok fazla üniformalı vatandaşlarımız onlar. Görev tanımları böyle.

Eline tüfek verilmiş zavallı çocuklardan söz etmiyoruz. Orada konuşlanan komando eğitimi verilmiş askerlerden söz ediyoruz.

Ve resmi sınırın ötesinden gelen bir saldırıya hedef olarak hayatlarını kaybediyorlar. PKK ile çatışma bu demek zaten. Ülke içinden eylemle ya da ülke dışından gelerek güvenlik güçleriyle çatışmak. Ne yazık ki, bu cins bir çatışmada insanların hayatını yitirmesi kaçınılmaz.

Bu çatışmayı durdurabilmek için izlenecek yöntemleri, “sorun”un çözüm girişimlerinin bu çatışmanın durmasını sağlayacak izdüşümünü elbette sonsuza dek tartışabiliriz. Ancak, askeri ölçüler içinde bir “taktik konu”da hararetli bir tartışmaya giremeyiz.

Basının neyi yazıp yazmayacağına karar vermek ne askerin, hatta ne de Başbakan’ın işi olamaz. Bunun gibi, ortalama 3000 metre yükseklikte yer alan bin karakoldan birinin nasıl savunacağını ya da savunamayacağını, bin tepeden birinin nasıl elde tutulacağı ya da tutulmayacağını tartışmak ve askere akıl öğretmek de bizim işimiz olamaz.

Tabii Aktütün’deki “taktik” ve aslında günlük bir askeri olayı, stratejik önemde ve tarihin büyük muharebelerinden biri saymıyor ve sanmıyorsak...

 

 

 

 

 

X