Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Pinter’le bir akşam yemeği

12 Eylül askeri darbesinden sonra, Türkiye’de yavaş yavaş demokratik döneme geçişin ikinci yılı. Arthur Miller ile Harold Pinter Ankara’da.

Dönemin ABD Büyükelçisi Robert Strausz-Hupe hayli ilerlemiş yaşına rağmen, dinamik bir büyükelçi. Hele de, 12 Eylül askeri rejimi sırasında, tüm haberlerin kaynağı o büyükelçi. Hupe’nin davranışlarına bakınca, askeri rejimin adresini ayrıca tesbite gerek yok. Adam, sanki gölge iktidar.

O tarihte Arthur Miller ile Harold Pinter’in onuruna evinde bir akşam yemeği veriyor. Yemeği çok sınırlı tutuyor. Yaklaşık yirmi yıl önceki akşam yemeğine katılanlar arasında, şu anda sadece Erdal İnönü’yü anımsıyorum. Yedi-sekiz kişilik yemekte, üç-dört bilim adamı ve gazeteci olarak sadece ben varım. Cumhuriyet Ankara Temsilcisi olarak.

YAZARIN ONURU

Hem Miller, hem Pinter Türk okuyucusu ve seyircisine çok aşina. Miller’in Cadı Kazanı kimin bilmediği bir oyun ki?.. Ya da Pinter’in Issız Topraklar hayatın ta kendisi değil mi?..

Adı adaylar arasında, en azından Türk basınına daha önce hiç yansımayan İngiliz oyun yazarı ve şairi Harold Pinter bu yıl Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanıyor.

Pinter çağımızda bir yazarın onurunu sergileyen çok önemli yazarlardan biri. Kendi yazdıkları dışında, düyanın neresinde olursa olsun, insan haklarını savunan kimliği ile ön plana çıkıyor. Daha öğrencilik yıllarında okuldaki etkinliği ve yazdığı denemeler, Pinter’in sonraki yıllarına damgasını vuruyor.

Çizdiği yazarlık portresi, bir yazarın evrensel kimliğini sergilemeye yetiyor. Amerika’dan Irak’a kadar, dünyanın neresinde bir işkence, savaş, insan hakları ihlali görse, Pinter oraya el atıyor. Bazen oyun ve şiirleriyle, bazen fiilen oraya giderek.

Örneğin, son olarak Irak Savaşı nedeniyle, hem Irak’taki uygulamalara karşı çıkıyor, hem de savaşın kendisine. ‘Utanç duyuyorum’ sözleriyle. Çünkü, onun için, her şeyden önemli, kim olursa olsun, önce insan geliyor. Dünyanın her yerinde, onun için en önemli varlık insan. Amerika gibi farklı bir demokratik yapıda ya da Türkiye’nin 12 Eylül’ü gibi, askeri darbede tek bir insanın yaşadığı serüven, onun için vazgeçilmez direnmenin odağı.

Pinter bir yazarın, toplumdan farklı görüşleri dile getirme lüksüne sahip olduğuna inananlardan biri. Bir yazarın onuru, ona göre, bu farklılıkta.

YER VE ZAMAN ÖNEMSİZ

Ankara’da o akşamki yemekte bunu çok iyi dile getiriyor. Miller’le birlikte.

Ankara’ya gelmeleri zaten bu nedenle. 12 Eylül arkasında yüzlerce işkence iddiası ve ölüm bırakan bir rejim olarak tarihe geçiyor. İnsan hakları ihlalleri ve demokrasinin rayından çıkması, Pinter gibi bir yazarın elbette ilgisini çekiyor. Ankara’ya bu iddiaları sorgulamaya geliyor.

Pinter kim, Türkiye neresi, 12 Eylül ne?.. Hayır, tam tersine, eğer bir yazar, kendisini insana karşı sorumlu görüyorsa, yer ve zaman önemli değil. Toplumun yıldırımlarını çekmek pahasına, insanı her koşulda savunmak, yazarın görevi.

O akşam Miller ve Pinter bunu yapıyor.

BİR ANDA ŞİMŞEKLER

Yemekte herkes düşüncesini aktarıyor. Dar kapsamlı ve bugüne kadar hiç yazılmayan bir yemek. Masanın çevresindekilerin tamamı 12 Eylül’e eleştirel bakıyor.

Eleştirilerden rahatsız olan biri var. Ev sahibi, ABD Büyükelçisi Hupe. O söz alıyor. ABD Büyükelçisi, canla başla 12 Eylül’ü savunuyor.

Sözlerini noktalamak üzere iken, Pinter yerinden fırlıyor:

‘Bu sözler, bu masada oturan bizlere hakarettir. Askeri bir rejimi savunmak, insana hakarettir.’

Sözleri ve ifade biçimi çok sert. Masaya vurarak, ayağa kalkarak. Yemeğin sonunda meyve ve tatlı servisi yarıda kalıyor. Yemek o anda sona eriyor.

Nobel Edebiyat Ödülünü Pinter’in kazandığını öğrendiğimde, seviniyorum. Böyle bir yazarı tanıdığım için, onur duyuyorum.

Pinter’i tanıdığım o akşam yemeğinden sonra, bizde aykırı düşünceleri dile getiren yazarlara ve gazetecilere saldırıları ibretle izliyorum. Genellikle ‘belki haklı bir yan vardır’ kuşkusunu taşımaktan uzak bir toplumda yaşıyoruz.
X