Gündem Haberleri

    Peygamberin sırtındaki iki çocuk Medine’deyiz,

    Doç. Dr. Nihat HATİPOĞLU
    06.10.2007 - 00:00 | Son Güncelleme:

    Medine’deyiz, Hz. Peygamberimiz’in mescidinde... O, cemaatin önünde namaz kıldırmaktadır. Arkasında da kendisini canı gibi seven arkadaşları.

    Büyük bir huzur içinde namaza durmuşlar. Cemaatte erkekler ve kadınlar var. O gün Peygamberimiz namazda uzun uzun áyetler okumak ister. Cemaat derin bir huzurdayken bir çocuk ağlaması duyulur. Çocuğun ağlaması kesilmez. Belli ki çocuğun annesi de cemaat içindedir. Efendimiz (sav) namazı kısa keser, uzun áyetler okumaz. Arkadaşları merak ederler:

    "Efendim, uzun okumak niyetindeydiniz. Neden namazı uzatmadınız?"

    O, derin bakışlarını kaldırıp şöyle buyurur:

    "Cemaat içinde bulunan annenin, çocuğunun gözyaşlarından etkilenip üzülebileceğini hissettim. Onun için de namazı çabucak bitirdim."

    Çocuğu anlamak, gözyaşlarından etkilenmek ve sınırsız bir merhametle onları korumak. Peygamberimiz üç erkek çocuğunu küçük yaşlarda kaybetmişti. Diğer dört kızından da üçünü hayattayken toprağa vermişti. Sadece Hz. Fátıma (ra) kendisinden sonraya kalmıştır. O da sadece altı ay gibi kısa bir süre için!

    Çocuğu anlamak ve çocuğa nasıl bir merhametle yanaşabileceğinizi tespit için yine Efendimizin hayatına bakmak gerekiyor.

    Bir seferinde torunu Hz. Hasan ve Hüseyin’i sevip okşuyor. Bunu gören birisi "Halbuki benim tam 10 çocuğum var, daha hiçbirini öpmüş değilim!" deyince, Efendimiz şöyle buyurur:

    "Merhamet etmeyene merhamet olunmaz!"

    Benzer bir olaydaki tavrı da aynıdır:

    "Sende merhamet yoksa, Muhammed ne yapabilir ki!?"

    Sadece ilgi göstermek veya sevmek değildi ki O’nun tarzı. Çocuklarla şakalaşır, hatta onların dünyasına iner, yaşlarına göre muamele ederdi.

    Bir sahabenin çocukluk dönemine dair şu hatırası ne kadar da manidardır:

    "Ben üç yaşında bir çocukken, Peygamberimiz’in bir defasında ağzına su alıp yüzüme püskürttüğünü hatırlıyorum!"

    Çocuğun yüzüne su püskürtmek... Çocuklar birbirlerine su püskürtürler. Büyükler ise ortalık ıslandı gerekçesiyle onları azarlar.

    Ne dersiniz, çok farklı değil mi?

    Çocuk gibi, başka çocukların yüzüne su püskürtmek...

    İşte, çocuk ruhunu anlamak ve o ruhu okşamak bu olsa gerek.

    Çocuk sahabe Cabir bin Semure (ra) anlatıyor:

    "Namaz sonrası Peygamberimizle dışarı çıktık. Bu arada çocuklar kendisini karşıladılar. Peygamberimiz çocukların hepsiyle tek tek ilgilendi. Onların başlarını okşadı."

    Elinde çok güzel bir koku vardı ve sanki elleri serindi. Hiçbir çocuğu dövmemiştir. Şiddet kullanılmasına asla izin vermemiştir.

    Torunlarını sırtına alıp onlarla şakalaşırdı. Dizlerini ve ellerini yere koyar ve binitlik yapardı onlara. İki güzel torunu sırtına biner ve "Hadi git!" derlerdi.

    Ailesinden uzakta olan ve Peygamberimiz’in yanında büyüyen Hz. Enes (ra) bir hatırasını anlatıyor:

    Peygamberimiz bir gün bir iş için beni göndermişti. Ben ise çarşıda oynamakta olan çocuklara katıldım, işi unuttum. Biraz sonra Peygamberimiz ensemi tuttu. Döndüm, baktım gülümsüyordu. Bana hiç tepki göstermedi, sert konuşmadı. Sadece şöyle dedi: "Enescik! Sana emrettiğim yere gittin mi?"

    Hz. Enes diyor ki: "Benim Umeyr isimli kardeşimin bir kuşu vardı. Kuş bir gün öldü. Efendimiz onu görmeye gitti ve Umeyr’i teselli etti."

    Hicret sonrasında Medine’ye girdiğinde sağa sola dizilen çocuklar hep bir ağızdan "Seni seviyoruz!" diye bağırıyorlardı. O ise onlara şefkat içinde şu cevabı veriyordu:

    "Vallahi ben de sizi seviyorum!"

    Çocuklara karşı şiddet ve tacizin en utandıranının uygulandığı bir iklimde bazı çocukların açlıktan deri ve kemik yığınına dönüştüğü şu dünyada Peygamber rahmetine ne kadar muhtacız, değil mi?

    ’Sende merhamet yoksa, Muhammed ne yapabilir ki’

    Kızılay’ın Mersin’de yaptığı gıda yardımından yararlanmak isteyenler uzun kuyruklar oluşturdu. Ancak vatandaşlar arasında zaman zaman izdiham yaşandı. Dağıtım sırasında ailelerini kaybeden bazı çocukların ağlayışı ise yürek burktu. (Fotoğraf: Kerem KOCALAR A.A)

    "And olsun insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz. Ve biz ona şah damarından daha yakınız!" (Kaf; 16)

    Her daim şükür

    Büyük fıkıh (hukuk) bilgini, Hanefi mezhebinin kurucusu İmam-ı Azam Ebû Hanife’nin (VIII. yüzyıl) ilmi faaliyetleri yanında ticaretle de meşgul zengin bir zat olduğu malumdur. Bu büyük insan, gündüz öğleye kadar mescitte talebelerine ders verir, öğleden sonra da ticari işleri ile uğraşırdı. Bir gün ders verdiği sırada bir adam mescidin kapısından seslendi:

    "Ya imam, gemin battı!.."

    İmam-ı Azam bir anlık tereddütten sonra "Elhamdülillah!" dedi.

    Bir müddet sonra aynı adam yeniden gelip haber verdi:

    "Ya imam, bir yanlışlık oldu batan gemi senin değilmiş!"

    İmam bu yeni habere de "Elhamdülillah" diyerek mukabele etti. Haber getiren kişi hayrete düştü:

    "Ya imam, gemin battı diye haber getirdik ’Elhamdülillah’ dedin. Batan geminin seninki olmadığını söyledim, yine ’Elhamdülillah’ dedin. Bu nasıl hamd etme böyle?"

    İmam-ı Azam izah etti:

    "Sen gemin battı diye haber getirdiğinde iç álemimi, kalbimi şöyle bir yokladım. Dünya malının yok olmasından, elden çıkmasından dolayı en küçük bir üzüntü yoktu. Bu nedenle Allah’a hamd ettim. Batan geminin benimki olmadığı haberini getirdiğinde de aynı şeyi yaptım. Dünya malına kavuşmaktan dolayı kalbimde bir sevinç yoktu. Dünya malına karşı bu ilgisizliği bağışladığı için de Allah’a şükrettim."
    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı