Perşembenin gelişi

2008 Avrupa Futbol Şampiyonası'nın organizasyonunu Yunanlılarla birlikte elimizden kaçırdık, ancak bunun böyle olacağı belliydi.

‘‘Perşembenin gelişi çarşambadan belli olur’’ şeklindeki atasözünün tipik bir örneğiydi. UEFA'nın 25 yıl sonra Avrupa Kupaları'nda ilk kez bir Yunan ve Türk takımını karşı karşıya getirmesi acaba bir komplo değil miydi? Fenerbahçe ile Panathinaikos arasında oynanan iki maçta da olaylar çıktı. Taraftarlar birbirlerine girdi. Seçimden önceki günlerde tüm Avrupa basını bu olayı detaylı bir şekilde izledi. Yapılan tahminlerde Türkiye ve Yunanistan'a sonlarda 12'ye 1 şans verildi. Demek ki, daha başından bu işin sonucunun bizim aleyhimize olacağı görülmekteydi. Biz bu olayların şansımızın kaybolmasına neden olacağını söylediğimizde, bu işle yetkili ve sorumlu dostlarımız iyimser olmaya devam ettiler.

UEFA'da kararı önce 8 kişi sonra da 15 kişi verecekti. Yetkiyi elinde bulunduranlar o kadar küçük bir grup ki, onları etkilemek bana göre çok zor bir iş değildi. Ama maalesef adaylık komitesindeki sorumlularımız bu görevi kişisel hak ve gelecekteki promosyonları için kulanmaya çalıştılar. Dışardan yardım etme talebinde bulunanlara kapılarını kapattılar. Kendilerinin bu işi çok iyi bildiklerini, kendilerinden başka kimsenin bu olayda etkili olamayacağı gibi çağdışı bir konum içinde oldular. Böylece de büyük bir fırsatı elden kaçırdık .

Neden kazandılar?

2008'in İsviçre ve Avusturya'ya verilmesi temel açıdan yanlıştı. Çünkü hala kaç yıldır bu şampiyona Batı Avrupa'da oynanıyor, bir

türlü Doğu Avrupa'ya gidemedi. Üstelik statlar ufak. Futbola ilginin şu günlerde çok olduğu iki ülke. Ama işin çarpıcı yanı İsviçre Avusturya Adaylık Komitesi sürekli Avrupa'nın her tarafına bilgi ve broşür yolladılar. Adres listelerinde ben de vardım. Yılmadan, canla, başla çalıştılar. Ve sonuçta amaçlarına ulaştılar. Türkiye-Yunanistan 2008 Adaylık Komitesi'nden AIPS Başkanı olarak bilgi ya da broşür aldığımı hatırlamıyorum.

Üzülerek belirteyim ki ülkemizde bu tek adam olma sendromu her türlü kampanyada var. Bizim ülkenin insanları ‘‘Hep ben, hep ben’’ diyorlar. Oysa dünyada bu, bir takım işidir. Herkes birlikte çalışır, birlikte toplanır en küçük ihtimal dahi gözden kaçmaz ve tüm olanaklar denenir. Gördünüz, Av

rupa Birliği adaylık sürecinde de böyle son bir ay içinde uyandık. Sivil toplum örgütleri büyük çaba gösterdi. Sayın Tayyip Erdoğan ise iktidar olduğunun ertesi gününden itibaren ekibiyle birlikte müthiş bir çalışma içine girdi. Şunu bilelimki bu iş kolay değil. Avrupa Birliği hıristiyan patentli bir kurumdur. Bu hüviyetinden çıkması çok zor. Diğer bir konu da Türk nüfusu. Avrupa Birliği'ne girdiğimiz takdirde Avrupa Birliği Parlamentosu'nda en çok sandalye bizde olacak. Bunu Almanya ve Fransa başta olmak üzere büyük ülkelerin kabul etmesi mümkün değil. Ayrıca 11 Eylül'den sonra bozulan dünya ekonomisinde Avrupalılar da büyük korku yaşıyorlar.

Biz gene asıl konumuz olan 2008'e dönelim. Yazık oldu. Çok daha iyi ve çağdaş bir çalışma yapılabilirdi. Bunun sorumlusu Fubol Federasyonu Başkanı Haluk Ulusoy değil. Asıl konu bu işi yapacak kapasiteleri olmamasına rağmen bunu anlamayan veya anlamaları işlerine gelmeyenlerin kafa yapılardır.
Yazarın Tüm Yazıları