Madem sen benim kızımı öyleyse ben de senin kızını...

Güncelleme Tarihi:

Madem sen benim kızımı öyleyse ben de senin kızını...
Oluşturulma Tarihi: Ekim 08, 2006 00:00

Pakistanlı bir genç kız, Diyarbakır’ın uzak bir mezrasında yaşayan 13 yaşında bir kız çocuğu ve Malazgirt’in bir köyünden aynı yaşlarda bir başka kız... Geçtiğimiz günlerde, birbirlerinden habersiz, aynı ilkel vahşetin kurbanı oldular: Cezalandırmak için tecavüz (Raped to punish)!

Haberin Devamı

Deyim yerinde mi bilmiyorum, çünkü böyle bir kavrama ihtiyaç duyulmasını, insanların bu kavramı doğuracak şekilde düşünüp davranabilmesini anlamak kolay değil. Ama birbirini hiç tanımayacak bu üç kızın yaşadığı şey bu; onlara bir cezalandırma, bir misilleme olarak tecavüz edildi.

Pakistanlı, "düşük kasta mensup", 24 yaşındaki Ghazala Shaheen, akrabalarından bir erkek, yüksek kasttan bir kızla kaçtığı için, kızın ailesi tarafından kaçırıldı, dövülerek tecavüze uğradı.

Diyarbakır’ın en uzak, en yalnız, en çaresiz mezralarından Hevşiyan’da yaşayan 13 yaşındaki B., oğlunu evlendirdiği kızın bakire çıkmamasından ağabeyini sorumlu tutan bir adam tarafından kaçırıldı, aynı olayı yaşadıktan sonra evinin önüne bırakıldı.

Muş’un Malazgirt İlçesi’ne bağlı Beşçatak Köyü’nde de bir iki hafta önce, bu kez 12 yaşındaki Z.M., diğer ikisinin kaderini paylaştı, üstelik bu kez tecavüze yardım eden kadınlar da vardı!

Her üç olayda da "cezalandırılması gereken" kişiler onlar değildi. Ne bir suçları vardı, ne olayların bu noktaya gelmesine en ufak bir katkıları... Ağabey, baba, dayı, amca olan erkekler, kızlarının ırzına geçildi gerekçesiyle başka ağabey, baba, dayı, amca olan erkeklere kızmış, intikam duygularıyla misilleme yapmaya karar vermişti. Bütün bu saçmalık şöyle özetlenebilirdi: "Madem sen benim kızımı... Öyleyse ben de senin kızını..." Bu da onların adaleti oluyor, adına "töre" deniyordu.

Ya da artık başka bir ad vermek gerekiyordu.

Pakistanlı Ghazala’nın - ki benzer bir olay daha önce de Pakistanlı Mukhtaran Mai’nin başına gelmiş, dünya ayağa kalkmıştı- tecavüzü kanıtlaması çok zor. Çünkü, Pakistan’da çok etkili olan şeriat kanunlarına göre, en az dört Müslüman erkeğin şahitliği gerekiyor. Suçladığı kişiler beraat ederse de kendisinin zina suçundan yargılanması mümkün.

Türk Ceza Yasası ise daha yeni değişti ve batılı ceza kanunlarına oldukça yakın çağdaş bir yaklaşıma kavuştu. Ancak Diyarbakırlı B. ile Malazgirtli Z.’nin işi, şeriatın kıskacındaki Ghazala’dan daha mı kolay? Hayır. Çünkü onların yaşadığı bölgelerde şeriatın değilse de aşiretlerin yazılı olmayan kanunları var. Ve o kanunlar, asıl suçluları cezalandırmak bir yana, gizliyor, koruyor. Zaten bir şekilde cezalandırılmış olan kızları da bir kez daha kurban ediyor; onlara sadece tecavüzcüsüyle evlenme seçeneği sunuyor. Çünkü "uzlaşma" böyle sağlanıyor. Uzlaşma olmazsa çok kan dökülür -kızgın erkekler birbirlerini öldürür-, denilerek üzerlerine bir yük daha yükleniyor.

Yaşanan olayların en içinden biri, "uzlaşma"yı şöyle ifade ediyor: "Benim tecavüze uğramış kızım sana, senin tecavüze uğramış kızın bana!" Yani al gülüm, ver gülüm’le olay tatlıya bağlanıyor! Böylece namuslar temizleniyor, kan davası engelleniyor, barış sağlanıyor. En kötüsü, bu bölgede devleti temsil eden, hukukun işlemesinden, asayişin sağlanmasından sorumlu bazı kişiler de "bölge şartları" diyerek bu koşullara teslim olabiliyor. Bu sadece bölgede çalışan kadın örgütlerinin özel çabası sonucu bazı olaylarda değişebiliyor.

Kızların ne düşündüğü, ne hissettiği mi? Dedik ya, cezalandırılan onlar!

Geçtiğimiz hafta, Diyarbakır’ın köyleri ve o köylerinin yolu olmayan mezralarından Muş’un İlçesi Malazgirt’in

/images/100/0x0/55eb20f7f018fbb8f8ad0774
Beşçatak Köyü’ne uzanan, uzun ve ağır bir yolculuk yaptık. İnanılmaz manzaraların, kırık dökük, başlamadan yok edilmiş hayatların, herkesin bildiği ama söylemediği, ağız birliği yaptığı korkunç sırların içinden geçtik. Son iki olayın tarafı olan olmayan sayısız insanla konuşup aynı kaderi paylaşan iki küçük kızın hikayelerinin izini sürdük. Elimizde kalan, kocaman bir öfke ve hikayesine ulaşılamayanların yalnızlığından başka bir şey değildi.

L. bakire çıkmadı diye kayınpederi gelinine tecavüzden sorumlu tuttuğu kişinin 13 yaşındaki kız kardeşi B.’yi kaçırdı ve ona tecavüz ettirdi

Diyarbakır’ın Dicle İlçesi’nin Hevşiyan mezrası. Dünya unutmuş mu, yoksa yolu hiç düşmemiş mi belli değil; eşyasız, eciş bücüş toprak evler, yalnızlıklarına terk edilmiş insanlar. Güzel kızlar, istemediği adama "verilmiş", genç yaşında çok sayıda doğum yapmış kadınlar, okulsuz, öğretmensiz, dondurmasız bir sürü çocuk... Herkes bir şekilde birbiriyle akraba. Toplamı 20’yi bulmayan evlerin hiçbirinde tuvalet yok, ancak köyün beş korucusu ve onların tüfekleri, cep telefonları var. Yürüyerek bir saat mesafedeki en yakın köye ilköğretim okulu geleli daha birkaç yıl olmuş, B. o yüzden hiç okula gitmemiş 13 yaşında bir kız. Bu mezrada yaşıyor.

Üç ay kadar önce, elleri bağlanmış bir şekilde, babasının yeğeni tarafından sürüklenirken görüldü. Birkaç gün sonra evinin kapısına bırakıldı. Tecavüze uğramıştı. Ağlıyordu. O günden beri evden çıkmıyor. Başına gelenleri çözebilmek için önce bugün 20 yaşında olan L.’nin yaşadıklarını bilmek gerekiyor.

BEN YAPMADIM OĞLUMA YAPTIRDIM
/images/100/0x0/55eb20f7f018fbb8f8ad0776


Olayın tanıklarına göre, adı geçen mezrada yaşayan M.E., genç yaşta ölen erkek kardeşinin küçük kızı L.’yi "yabancıya gitmesin" diye oğluna almak ister. Gerekçesi, L.’nin "yabancı" birine verilmiş ablasının şiddet görüyor olmasıdır. Bari o da zulüm görmesin, kendi oğluma alayım, der etrafına. Ne var ki oğlu L.’den hayli küçük, henüz 13 yaşındadır. Nişan yapıp iki yıl beklerler. L. 20’sine, oğlu Ş. de 15’ine vardığında düğünü yaparlar. Tabii ki resmi nikahsız. Ertesi gün, 15 yaşındaki Ş., karısının bakire olmadığını söyleyince, kıyamet kopar.

Söylenenlerin doğru olup olmadığını kimse araştırmaz; böyle "suçlanan" ve öldürülen, sonra da otopside bakire çıkan kızların hikayelerini de kimse hatırlamaz. Hemen araştırmaya başlanır: Kim yaptı?

Kimbilir hangi yöntemlerle L. konuşturulur ve ondan bir isim alınır: O sırada evli ve bir çocuk sahibi olan E.E. Yani, B.’nin ağabeyi. Yine söylenenlerin doğruluğunu kimse sorgulamaz; E.E. reddetse de inanılmaz, hemen hüküm verilir. Bakire çıkmadığı gerekçesiyle bir kızı ölüme mahkûm etmekten daha da vahşidir bu hüküm: Gelini yüzünden onuru kırılan kayınpeder, yüzünü yerden kaldırabilmek için müthiş bir çözüm bulacak, "madem senin oğlun benim gelinimin ırzına geçti, ben de senin kızının..." diyecektir. Bunu diyeceği kişi, köyün korucularından, kendi dayısı olsa bile...

YOLDA SÜRÜKLERKEN HERKES GÖRDÜ

M.E.’yi yolda küçük B.’yi sürüklerken gören kimi kadınlar, onu durdurmak için hamle eder, hatta yalvarır, dinletemezler. Söylediklerine göre yanında 15 yaşındaki oğlu ve diğer erkek kardeşi de vardır. Yine kimilerine göre "çölde", yani boş arazide, kimilerine göre de başka bir köydeki akrabasının evinde B.’nin ırzına geçilir. Kim tarafından olduğu da muammadır; kendisi etrafına 15 yaşındaki oğluna yaptırdığını söyler ama bizzat kendisinin yaptığını söyleyenler de vardır. Ve aslında bunun önemi yoktur; küçük bir kızı sırf intikam olsun diye kaçırıp tecavüz etme eylemini düşününce, kendi yapsın ya da küçük oğluna yaptırsın, ne fark eder?

M.E.’nin etrafından, özellikle de kadınlardan tepki gördüğünü anlatanlar var. Mesela olaydan sonra küçük kızı evine götürdüğü başka köydeki kadın akrabasının çok kızdığı, kıza kol kanat gerip evine dönmesini sağladığı, aileden kimi kadınların ona tavır aldığı söyleniyor. Ama o kadar. Yaptıkları, neredeyse yanına kár kalıyor. Olay yaşanıyor ve belli ki kısa sürede üzeri örtülüyor, bazı gerçekler bilerek gizleniyor ya da yüksek sesle söylenemiyor.

NE KADARI YARGIDA NE KADARI ŞEYHTE

Bu olay, 28 Eylül’de ilçeden Diyarbakır Adliyesi’ne yansıdı. Ancak buraya kadar anlatıldığı şekilde değil. Hakkında dava açılanlar, 15 yaşındaki Ş. ile 24 yaşındaki E.E.’ydi. Biri, iddiaya göre geçmişte L.’nin ırzına geçmekle, diğeri de küçük B.’yi "alıkoymak"la suçlanıyordu. Ş.’nin yaşı küçük olduğu için Çocuk Ağır Ceza Mahkemesi’nde gizli olarak yürütülen davada tecavüzden söz edilmediği belirtiliyordu. Zaten kimse de tutuklanmamıştı.

Yine tanıklara göre bunun nedeni şu: Akrabalık nedeniyle kimse "tecavüz"den söz etmiyor. Kızın namusu, aşiretin namusu. Mezrada yaşayanlar da her şeyi biliyor ama bilmiyor! Sır tüm toplum tarafından saklanıyor, kimisi korkusundan, kimisi utancından, kimi de bu tür olayları doğal karşıladığından. Kızına tecavüz edilen "dayı", tecavüzü sağlayan yeğenini, istesin ya da istemesin, benzer nedenlerle kolluyor.

Olay asıl haliyle yargıya yansıtılmıyor ancak şeyhler hemen devreye sokuluyor. Güneydoğu’da, sözü sorgu sualsiz dinlenen şeyhlerin işlevi belli; tarafları uzlaştırarak barıştırmak. Bu tür olaylarda barıştırmanın da tek yöntemi var: Tecavüze uğrayan kızı, tecavüzcüsüne "vermek." Gerçi tecavüzcünün kim olduğu belli değil ama yaşları da tutuyor nasıl olsa, 15 yaşındaki Ş. ile 13 yaşındaki B.’yi evlendirmek. Şimdi taraflar bu konuda anlaşmaya ikna edilmeye çalışılıyor. Ancak bu müthiş yöntemin fikir babası M.E.’nin "Ben ödeştim, bu evliliğe gerek yok" dediği, yine de başka bir "yol"un olmadığı söyleniyor.

L.’ye gelince... O, resmi nikahı da olmadığı için çoktan evine gönderilmiş ve gözden çıkarılmış durumda. İki kez intihara teşebbüs ettiği anlatılıyor. B.’nin ise olaydan bu yana evden çıkmadığı... Biz o evin çok yakınına kadar gittik, hatta kendisiyle görüşmek istedik. Akşamüstü saatleriydi, "uyuyordu." Etraf, "yabancı biri gelmiş, garip garip sorular soruyor" şüphesiyle bakan meraklı gözlerle doluydu. Biz de oraya gidene kadar "fazla kurcalarsanız silahlar patlar" vicdan azabıyla doldurulduğumuz için sırların içinde kaybolduk. B.’nin hikayesine de burada üç nokta koymak gerekti; yetkili ve etkililer, asıl gerçeğin peşine düşünceye kadar...

Haberin Devamı

Kayınpeder, gelinimin bekáretini bozdu, dediği kişinin 12 yaşındaki kız kardeşi Z.’ye tecavüz ettirdi tecavüze ailenin kızları da yardım etti

Muş’un Malazgirt İlçesi’ne bağlı Beşçatak köyünden 12 yaşındaki Z.M.’nin hikayesi "duyanların kanını donduran" diye yansıdı geçtiğimiz hafta basına. Olayda kanları donduran, Evren Yıldız adlı 18 yaşındaki bir gence, Z.M.’ye tecavüz ederken kız kardeşi S.Y., yengesi Ş.Y. ve amcasının kızı A.Y.’nin yardım etmiş olmasıydı.

Olay, çatışma olduğu yönünde bir ihbar alan jandarmanın köye gelmesiyle ortaya çıkmıştı. Evren Yıldız tutuklanarak Bulanık Kapalı Cezaevi’ne konurken, ona yardım ettikleri ileri sürülen kız kardeşi, yengesi ve amcasının kızı tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmıştı. Ancak olayın atlanan bir diğer kan donduracak yanı daha vardı; Z.M. de bir intikam tecavüzünün kurbanıydı.

Yine aynı terane söz konusuydu. Ortada, iki yıl önce "aldığı" gelinin bakire olmadığını öğrenen bir kayınpeder, o gelinin ırzına geçmekle suçlanan Z.M.’nin ağabeyi ve "madem sizin oğlunuz bizim kızımızı..." öfkesi vardı.

İnsanın aklına, "Peki niye iki yıl sonra?" sorusu geliveriyordu istemeden. "Çünkü Z.M. küçüktü, büyümesini beklediler" diyenler oldu. Z.M. gerçekten de dokuz çocuklu ailenin ilk kızıydı ve diğer kız kardeşi dört yaşındaydı henüz. Olayın hangi yanının daha çok kan dondurduğu meçhuldü.

KUYUYA GELSİN DİYE KÖYÜN SUYUNU KESTİLER

Neyse ki bu olayda sırları saklamak istemeyenler de çıktı. Z.M.’nin babası İzzettin M., kızına tecavüz edilmesi için köyde ciddi bir komplonun kurulduğunu anlattı Hürriyet’e. Kendisi bir hastası nedeniyle Van’daydı. O sırada amcasının oğlu bıçaklanmıştı. Oğlu telefon ederek hemen köye dönmesini söyledi. "Bu olayı gizlemek için yaptılar. Ben dönene kadar olay bitmişti" diyor.

Anlattığına göre komplo şöyle kurulmuşu: Önce köyün elektriğini, sonra da suyunu kesmişlerdi. Küçük Z. su almaya, onların evinin önündeki kuyuya gelsin diye. Nitekim Z. su almak için kuyuya gelmişti. O sırada, dava dosyasına adları geçen kadınlar, Z.’ye "Çay için su alacaksan, gel çeşmeden al" diye seslenmişlerdi. Z. içeri girer girmez de üstüne çullanılmıştı.

Baba İzzettin M.’nin içerde olduğunu söylediği kişiler bilinenlerden çoktu; Cemil Yıldız, Nuri Demir, Mahmut Yıldız, Nurettin Yıldız ve üç kadın. Z.’nin kolları tutulmaktan ve sıkılmaktan mosmor olmuştu. Babasına gözünün de bağlandığını anlattı. O yüzden tam olarak kimin, ne yaptığını anlayamamıştı. Ancak hastane raporu, bekaretinin bozulduğunu gösteriyordu.

KADINLAR PARMAKLA YAPMIŞ OLABİLİR!

Peki nasıl? Orası da bir muammaydı. İzzettin M. "Kızım bu kadarını anlatabildi. Ancak avukat ona, parmakla yapılırsa ceza daha az olur gibi şeyler söylemiş. Kadınların parmakla yaptıkları da söyleniyor. Bilmiyoruz, kim ne yaptı" diyor. Z.’nin hatırladığı canının çok acıdığı ve oradan ağlayarak çıkıp evine koştuğu...

Peki neden diye soruyoruz İzzettin Bey’e. Söylenenler doğru mu? Oğlu karşı aileden bir kızla birlikte oldu diye küçük kızını kurban ettiklerini düşünüyor mu? "Hepsi züppelik, hiçbiri doğru değil" diyor: "İki yıl önce senin oğlan bizim gelinle ilişkiye girmiş dediler. Kız iki senedir kocasının yanındaydı. Bu olaydan sonra (tecavüz) getirdiler. Kocası garibandır, zorla ayırdılar getirdiler, buna bahane olsun diye." Peki niye yaptılar o zaman? Bu soruya da şöyle cevap veriyor: "Geçen sene bizim aramızda kavga çıktı, benim amcamı dövdüler, biz de onların amcaoğlunu dövdük. Aramız iyi değildir. Zulüm yapıyorlar, onlara karşı geldik diye."

YİNE AYNI ÇÖZÜM:TECAVÜZCÜNLE EVLEN!

Malazgirt Adliyesi’ne yansıyan bu olayda, suçlanan taraf olan Yıldız ailesinin büyüğü Kudbettin Yıldız. İlçede kulaktan kulağa, Burukan aşiretinden olan zengin işadamının estirdiği terörden söz ediliyor. Adamlarının her şeyde "mana aramasından", en ufak bir olaydan dolayı silahların çekilmesinden, köyde her yıl iki kişinin öldüğünden bahsediliyor.

Yine "aman çok kurcalanmasın, üstü örtülsün ki kan davası başlamasın" vicdanı yapılıyor. Babaya yine aynı şey öneriliyor: "Cezaevinde bulunan Evren Yıldız’la Z.M. evlendirilsin, olay tatlıya bağlansın."

Ancak baba İzzettin M. öyle düşünmediğini söylüyor: "Diyorlar ki al iki sene önce gelin aldığımız kız sana, bizim kızlığını bozduğumuz kız da bize! Kesinlikle olmaz. Ben kızımı evlendirmem. Bir kere benim kızım daha 12 yaşında. Evlilik yaşında değil. Hem yapmadığımız bir işi niye kabul edelim? Onun kızı ona, benim kızım bana."

Peki her an silahların patlayacağı korkusuna ne diyor? "Evet her an kan davası başlayabilir. Ama ne yapayım, her gün ölünmez ki. Korkuyorum elbette ama korkunun ecele faydası yok. Devlet bu olaya, bize sahip çıkmazsa nereye kadar giderse."

Devletin sahip çıkmasından kastı şu: "Jandarma karakolunda ifade verirken söylediğim kişi bir türlü ifadeye çağrılmıyor, oysa oradaydı. Ancak davada geçmiyor. Nuri Demir, korucudur. Geri getirdikleri kızın dayısıdır. Ama onun ifadesini bir türlü almıyorlar. Birileri hep korunuyor."

Kızıyla ve eşiyle görüşme isteğimizi kabul etmiyor İzzettin M. Biraz köyde hava çok gergin olduğundan, biraz kızının psikolojisinin iyi olmamasından. "Her gün ağlıyor, evden çıkmıyor" diyor. Ona "töre"yi soruyorum, şu cümlelerle: "Daha önce bu bölgede çok oldu, bekaretini yitirmiş genç kızlar, aileleri tarafından namusu kirlendi diye öldürülüyor, siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?" Yine insanın kanını donduran, o kadar net bir cevap veriyor ki:

"Benim kızım isteyerek o çocuğa gitseydi, öldürürdük. Bizde öyle bir dava vardır. Ama zorla götürüldü, zorla oldu her şey. O yüzden o benim kızımdır."

Biz yine meraklı bakışlar ve sorular arasında olayın geçtiği köydeyiz. Z.M.’nin köyü Beşçatak, görüntü ve olanaklar açısından B.’nin yaşadığı mezradan kat kat üstün. Güzel bir ilköğretim okulu binası var ve bahçesinde oynayan neşeli çocukları. Ancak havasına yayılmış elektrik daha içeri girer girmez hissediliyor. Ve orada olmamızdan duyulan rahatsızlık da bize bir şekilde iletiliyor. İnsanlar, "bilgi vermemeleri" konusunda uyarılıyor.

Büyük büyük erkeklerin kavga edip, bu nedenle küçücük kızları cezalandırdığı o köyden de sırların içinde kaybolarak, bu kez Z.M.’nin hikayesine bir üç nokta koyarak ve yetkili ve etkililerin, asıl gerçeğin peşine düşmelerini bekleyerek ayrılıyoruz.

KÖYDEN BİR YAŞITI ŞÖYLE DEDİ: KENDİNİ SUÇLUYOR, KEŞKE SU ALMAYA GİTMESEYDİM

Z.M.’nin kim olduğunu yazamayacağımız bir yaşıtından, her gün ağlayıp kendini suçladığını öğreniyoruz. "Neden o gün su almaya gittim" diye. Babasının, "Ağlama kızım, senin suçun değil" dediğini de anlatıyor. Anlatırken o da ağlıyor: "Eğer bu bana yapılsaydı, çoktan birini öldürmüştüm."


Evrensel hukuk, aşiret yasalarını ne zaman yenecek

Geçen yıl AB yasalarına uyum için değiştirilen eski Türk Ceza Yasası’nda, tecavüzcüyü koruyan ve tecavüz edilen kadını ikinci kez cezalandırmaya neden olan düzenlemeler vardı: Tecavüzcü mağdurla evlenirse, cezası beş yıl süreyle erteleniyordu. Beş yılın sonunda da ceza ortadan kalkıyordu. Yeni yasada bu uygulama nihayet kaldırıldı ve kadınlar hayatını tecavüzcüsüyle geçirmekten en azından kağıt üzerinde kurtuldu.

Ancak aşiret kanunlarında bu uygulama hálá geçerli. Ve bu iki hikayenin gerçekleştiği bölgede oldukça yaygın ve iş görüyor. Öyle ki, devleti, güvenliği, hukuku temsil eden kurumların başındaki bazı kişiler de bu yaklaşıma teslim oluyor. Jandarma komutanları, "Bunun için mi buralara kadar geldiniz, bunun nasıl bir haber değeri var ki, buralarda çok olur böyle şeyler?" diyebiliyor. Ardından ekliyor, "Anlaşırlar merak etmeyin. Hem siz kurcalamayın ki anlaşma bozulmasın."

Kaymakamlar, "Durum çok hassas, her an her şey olabilir, silahlar patlayabilir, biz bunu engellemeye çalışıyoruz, haber yapmasanız" diyebiliyorlar. Nasıl engelleyeceksiniz, diye sorduğumuzda, "Heyetler gidiyor, barıştırmak için" cevabı verebiliyorlar.

Peki nasıl barışacaklar? O klasik yöntem, devletin temsilcisinin ağzından da çıkabiliyor: "E çocukla kızı evlendirirler. Hem çocuk diyor ki, biz zaten çıkıyorduk!" Peki kız öyle diyor mu? Bilmiyor. Kıza sorulup sorulmadığı bile meçhul. Şöyle devam edebiliyor: "Bir kere kız 12 değil 13 yaşında. Hem buralarda geç yazılıyorlar, daha da büyüktür." Bir ileri gelen ona destek çıkabiliyor: "Şimdi buralarda erkeklerle kızların nerede tanıştığı bellidir, nereye gidecek, su almaya gidecek de çocuğu görecek..." Biraz daha konuşurlarsa, kızı suçlu çıkaracaklar neredeyse! Onların derdi, gerginlik olmadan olay tatlıya bağlansın, asayiş berkemal olsun.

Bu arada küçük kızlara ne olduğu önemli değil. Tıpkı aşiret kanunlarının söylediği gibi... Yani özeti şu: Yeni Ceza Yasası yeni haliyle buralara henüz uğramamış.

Haberle ilgili daha fazlası:

BAKMADAN GEÇME!