Merhaba
Hürriyet Facebook deneyiminden yararlanmak için Facebook ile giriş yapın.

Hürriyet'i Takip Et

Hürriyet'i Takip Et!
Hürriyet Facebook
Hürriyet Twitter

Devrik rönesansın çocuğu Fazıl Say

Faruk Bildirici
18 Kasım 2012
    Devrik rönesansın çocuğu Fazıl Say

    Dudağındaki iz, sadece doğumdan kalma bir anı değil. Müziğe başlama vesilesi de sayılır aynı zamanda. 1.5 yaşındayken dudağı ve damağındaki yarığı ameliyat eden doktor, üflemeli bir çalgı almalarını öğütledi anne babasına.

    Doktorun dudak kaslarını güçlendirmek amacıyla önerdiği bu tedavi için doğru adresti Fazıl Say’ın doğduğu ev.  Babası Ahmet Say, Almanya’da müzik eğitimi almış, üç ciltlik Müzik Ansiklopedisi ve müzik kuramına ilişkin kitaplar yazmış bir müzikologdu. Siyasi kimliği de vardı, sosyalist bir yazardı. 12 Mart askeri darbe döneminde cezaevine atılmıştı. 

    Klasik müzik tutkunuydu Ahmet Say. Evinde, 100 kadar plak vardı; 99’u klasik müzik eseriydi. Birisi de Aşık Veysel’indi.  Çeşitli müzik aletlerinin yanı sıra zengin de bir kitaplığa sahipti.  Müzik tutkusunu aktardı oğluna, tavizsiz bir muhalif olmayı da o öğretti. (Uçak Notları, Fazıl Say)

    İki yaşında Mozart

    Fazıl, doktorun önerisiyle alınan melodikayı sevmişti. Elinden düşürmüyordu. O plastik melodikada Mozart’ın la majör Piyano Sonatı KV 331’in giriş bölümünü çaldığında henüz iki yaşındaydı. Melodikayla sınırlı kalmadı, oyuncak saksafon, trompet, elektrikli klavyeyi de kattı müzik oyunlarına. Notaları da küçük bir karatahtanın üzerindeki renklerle öğrenmeye başladı.

    Bir gün babasının arkadaşı obuacı Ali Kemal Kaya tanık oldu onun karmaşık tınıları başarıyla seslendirişine. Elinden tuttuğu gibi piyanistlerin duayeni Mithat Fenmen’e götürdü. Onu dinleyen Fenmen, “Buna şimdi ders veremem. Piyanoya oturduğunda ayakları pedala, parmakları tuşlara yetişmez” dedi. Biraz büyüdükten sonra getirmelerini istedi. Sözünde de durdu. Bir yıl sonra götürdüklerinde boyu yeterince uzamıştı. Henüz beş yaşındaydı ama sıkılmadan her gün gitti Fenmen’in evine. İki yılda Mozart ve Haydn’ın sonatlarını ezbere çalabilecek düzeye gelmişti. (Dünya Yurttaşı Fazıl Say, Jürgen Otten)

    Sekiz yıl devam etti Fenmen’in dersleri. Ama konservatuvara girdiği ilk yıl Fenmen’in ölümüyle alt üst oldu Fazıl Say. Bir süre hayalet gibi gezindi ortalarda.  Ayaklarının yere basmasını sağlayan yeni hocası Kamuran Gökdemir oldu. Özel statülü öğrenci olarak haftada üç gün ders aldı ondan Fazıl Say.  Haftanın kalan günlerini Alman Kültür Merkezi kütüphanesinden aldığı plakları dinleyip, babasının kitaplığındaki kitapları okuyarak geçiriyordu. Klasiklerden, felsefe kitaplarına kadar okuyordu ama favorisi Vasconcelos'un “Şeker Portakalı”ydı; tam altı kere okudu o kitabı.

    Kapılar açan yarışma

    Konservatuvardaki son aylarında piyanonun başındayken tanımadığı birisi girdi içeri. Ünlü piyanist David Levine yetenek avına çıkmıştı. Onu dinledi, omzunu okşadı çıktı gitti.

    Fazıl Say bu olayı önemsememiş, babasına bile anlatmamıştı. 15 gün sonra Almanya’dan gelen Levine imzalı davet mektubunu görünce şaşkına döndü. Bu, büyük bir sürprizdi. 1987 yılında Düsseldorf yolunu tuttuğunda, besteler yapmaya başlamış bir piyanistti artık. Ama Schumann Akademisi’ndeki ilk yılında “içindeki şeytan” ile tanıştı. Bir gün aniden parmakları durdu. Bir daha piyano çalamayacağı korkusuyla dolu korkunç günler geçirdi. “Dünyanın en iyi müzikçilerinden biri olma hayali” suya düşüyordu neredeyse. Nietzsche’nin “Savaşçı insan, savaşacak bir şey bulamayınca kendisine saldırır” sözlerini düstur edinerek aştı o sıkıntıyı.

    Psikolojik sorununu aştıktan sonra piyanosu ile aşkı kanatlandırdı onu. Bunda hocası Levine’in Mozart çalarken hissetmekten korkmamayı öğretmesinin de rolü büyüktü.  1991’de diplomasını alınca Berlin’e geçti. Güzel Sanatlar Akademisi’nde öğretim üyesi olarak devam etti sanat kariyerine.

    Çalışırken disiplinliydi, sabırlıydı ama iş ürünleri toplamaya gelince delişmen, tezcanlı biri olup çıkıyordu. 1994 Haziranında “Kariyerimde bir gelişme olmuyor” diye karalar bağlamıştı. Hatta bir arkadaşına “Zonguldak’a gidip orada müzik öğretmenliği yapacağım” dedi.

    Bereket sanat yaşamındaki duraklama dönemi çok sürmedi. Yarışmaları sevmese de Akademi Müdürü Schdmidt’in baskısıyla katıldı o yıl eylül ayında Leipzig’de yapılan Avrupa Genç Konser Solistleri yarışmasına. Ve birinci oldu. O andan itibaren bütün kapılar ardına kadar açıldı önünde.

    Amerika’da üç yıl sürecek konserler serisi başladı. 1995’te New York’taki Dünya Genç Konser Solistleri yarışmasında da birinci olarak başarısını perçinledi. Artık dünyanın hemen her yanında konserlere çıkan bir piyano virtüözüydü.  Müzik piyasasının kalbinin attığı New York’u mesken tutmuştu.

    İstanbul’a taşınma

    New York Filarmoni orkestrası ile verdiği ilk konseri, “İpek yolu” piyano konçertosunun Boston’da seslendirilişi, Mozart’ın piyano sonatlarından oluşan CD’nin çıkması ve Kara Toprak ile Nazım Oratoryosu gibi yeni besteler izledi.

    Sanat yaşamındaki başarı grafiği yükselirken özel yaşamına da çeki düzen getirmek istedi Fazıl Say. Birlikte yaşadığı sevgilisi Gülyar Balcı ile evlenmeye karar verdi. Fakat babası, karşı çıktı bu evliliğe. Onun evliliğe henüz hazır olmadığını düşünüyordu. Aldırmadı babasının bu itirazına…


     

    2002’de eşini, kızını ve köpeğini alarak İstanbul’a taşınana kadar da bir sorun yoktu özel hayatında. Müziğini besleyen, yeni besteler yapmasını sağlayan İstanbul, evliliğine iyi gelmedi. Ayrılırken kızı Kumru, dört yaşındaydı. İlginç bir tesadüf, babasıyla annesi ayrıldığında Fazıl Say da aynı yaştaydı. O da babası gibi hiç terk etmedi çocuğunu, kol kanat gerdi hep.

    Yılda 120-140 konser vermesine rağmen yeni besteler üretmekten de geri durmadı kızı, kedileri ve köpekleriyle baş başa kaldığı bu dönemde. En çok yankı uyandıran eseri, Sivas katliamında öldürülen şair Metin Altıok için bestelediği ağıttı. Onu “Hayyam klarnet konçertosu” ve “Mezopotamya Senfonisi” izleyecekti. Uçakta, otelde, her yerde piyano olmadan da beste yapabiliyordu.


     

    Kim vatan haini?

    AKP iktidarı ile yıldızı hiç barışmadı Fazıl Say’ın. Ateist, Cumhuriyetçi, muhalif ve isyankar kimliği giderek öne çıktı. İktidarı açıkça eleştiriyor, Cumhuriyet’in tehlikede olduğunu söylüyordu. Tabii iktidar da bu tavra, “İstanbul senfonisi”ni ilk kez İstanbul’da seslendirmesine izin vermeme gibi engellemelerle karşılık verdi.

    Hatta Ergenekon operasyonu sırasında kendisinin de gözaltına alınacağından endişelendi. Yakın dostu Soner Yalçın’ın, gazetecilik faaliyetleri nedeniyle tutuklanmasının ardından sinirleri gerildi. Kimi zaman ölçüyü de kaçırdı. Burgazada’daki bir yemekte Soner Yalçın ve babası Ahmet Say’a laf eden belgeselci Nedim Hazar’ın üzerine viski bardağı boşaltıp küfretmesi, öylesine ağır bir davranıştı.

    Türkiye’nin geleceği ile ilgili karamsarlaşıp, kendisini “devrik rönesansın çocuğu gibi” hissettikçe dili daha da sivrildi. “Arabesk yavşaklıktır” sözleri büyük gürültü koparınca da geri adım atmadı, savundu yaklaşımını. “Yozluğa tepki koyuyorum. Fevri olabilirim kimi zaman ama bu vatan haini olarak tanımlanmayı gerektirmez” dedi. (Z.Altıok Akatlı, Cumhuriyet, 26 Aralık 2011)

    Eleştirilerle kalmayıp, hakaretler, tehditler gelince bu kez sanatçı ruhu iyiden iyiye çıldırdı Fazıl Say’ın. Türkiye’yi terk edip Japonya’ya yerleşmekten bahsetti bir ara. İktidara kızgınlığı o kadar artmıştı ki, Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın “Gitme” çağrısına “Kes zırvalamayı” yanıtını verdi.

    Twitter polemikleri yaptığı bir gece Hayyam’a ait olduğu iddia edilen ve “Irmaklarından şaraplar akacak diyorsun, cenneti ala meyhane midir?” diye başlayan dörtlüğü retweet edince olanlar oldu “Dini değerleri aşağıladığı” suçlamasıyla dava açıldı hakkında.

    Suç duyurusunda bulunanların arkasında hükümetin olduğuna inanıyordu Fazıl Say.  Bunu da hükümetle çatışmasına bağlıyor, “AKP’den korkmuyorum. Beni hapse atmaları zor” diyerek rest çekiyordu. Ülkesi için kaygılanan bir sanatçı, ülkesinin insanlarının bir bölümünü sırf bir müzik türünü sevdikleri için suçlar mı? O yaptı bunu.  “Arabeski sevmek vatan hainliğidir” diyerek o insanları karşısına aldı. (Enver Aysever, Aykırı Sorular, CNN Türk) Oysa kendisine “vatan haini” denmesine çok içerlemişti.

    Bu davranışlarının açıklaması belki de Hande Ataizi ile kısa süren birlikteliğini anlayamayanlara verdiği yanıtta gizli; “Psikologlar, ’İnsanların bir delisi, bir ölüsü vardır, arası yoktur’ derler. İkimiz de o deli tarafımızda buluştuk. ” (Sema Denker, Kelebek, 19 Şubat 2007)


     

    Yoksa yine o “deli tarafı” mı girmişti devreye?



    Her türlü hakkı saklıdır.

    Hürriyet Turuncu - Yorumlarınızı Yazınız
    Bu haber hakkında henüz yorum yok. Yorumlarınızı Yazınız.
     ADnet  
    Reklam için
    © Copyright 2014 Hürriyet - Doğan Yayın Holding