Dünya Haberleri

DÜNYA

    Patrik, Papa ve çarmıhlı tarihimiz

    Emre KIZILKAYA/DIŞ AÇI
    23.12.2009 - 13:06 | Son Güncelleme: 23.12.2009 - 13:06

    Patrik Bartholomeos’un “çarmıh” çıkışı, Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun “Bizim tarihimizde böyle bir şey yok” şeklindeki tuhaf yanıtlarıyla karşılandı. Bu yazıda, bir cezalandırma yöntemi olarak çarmıhın tarihimizde var olduğu gerçeğini hatırlatacağım. Ayrıca Patrik ile birkaç kez görüşme fırsatı yakalamış bir gazeteci olarak onun sözlerinin bana neden Papa 16. Benedikt’i anımsattığını açıklamak ve “ekümenizm” tartışmasını değerlendirmek istiyorum. Sonuçta Patrikhane, Yunanistan ve ABD’ye bırakılamayacak kadar önemli...

    ekizilkaya@hurriyet.com.tr 

    Önce demeçleri hatırlayalım:

    Fener-Rum Ortodoks Patriği Bartholomeos, Amerikan televizyonu CBS’te geçen hafta yayınlanan ve birçok yanlış bilgiyle beraber sunulan söyleşisinde, biraz da muhabirin zorlamasıyla, “Türkiye’de bazen kendisini çarmıha gerilmiş hissettiğini” söyledi.

    İlk tepki, bu sözleri “talihsiz” olarak niteleyen Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’ndan geldi: “Bizim tarihimizde hiçbir zaman çarmıh olmamıştır ve olmayacaktır da.

    Başbakan Tayyip Erdoğan da dün Esenboğa Havalimanı’nda yaptığı basın toplantısında, Davutoğlu’nu teyit ettikten sonra, CBS röportajının geçen mayıs ayında çekilip yeni yayına konduğunu vurguladı.

    Başbakan, mayıstan sonra Patrik ile görüştüğünü, danışmanlarının açıklamasına göre Patrik’in bu sözleri “kendi literatürü içinde ‘zorluk yaşamak’ anlamında kullandığını” ve bu durum ışığında bu “eski sözlere” sert tepki göstermediğini söyledi.

    Davutoğlu ile Erdoğan’ın sözlerini birleştirince, ben Ankara’nın “resmi tutumu” olarak şu görüşün oluştuğunu anlıyorum:

    Tarihimizde çarmıh yoktur. Zaten Patrik de bu ifadeyi kendi meşrebince, mecazen kullanmış. Ayrıca CBS röportajı eski. Mayıs ayından önce Rum vatandaşlarımızı çarmıha geriyorsak bile, bugün bu durum düzelmiştir.”

    ***

    Ankara’nın mantık silsilesindeki “tutarsızlara” hiç girmeyeyim, ama tarihsel açıdan “maddi bir hatayı” düzeltmek gerek.

    Çarmıha germeyi bir cezalandırma yöntemi olarak 4’üncü yüzyıla kadar uygulayan Roma İmparatorluğu’ndaki kadar yaygın olmasa da (örneğin Spartaküs isyanının sonunda 6000 kişi Kapua-Roma yolunun iki yanında çarmıha gerilmiştir), Osmanlı İmparatorluğu’nun da zaman zaman bu işkenceli infaz yoluna başvurduğunu tarihi kaynaklardan biliyoruz.

    Reşad Ekrem Koçu’nun “Tarihimizde Garip Vakalar” adlı kitabından aktaralım:

    “(...) (Osmanlı’da) <ı style="mso-bidi-font-style: normal">Çarmıh cezası eşkıyaya ve bilhassa casuslara tatbik edilirdi. Mahkûm ana doğması çırılçıplak soyulur; kolları ve bacakları açık, yüzükoyun bir çarmıh üstüne sımsıkı bağlanır; omuz başları ve butlarının kaba etleri bıçakla oyularak buralara gayet iri yağ mumları dikilir ve yakılır; çarmıh, üzerindeki mahkûmla beraber bir devenin üstüne konularak şehirde dolaştırılır, teşhir edilirdi; mahkûmun canı pek olup ölmezse akşamüstü asılırdı. 17’nci asır ortasında âsi Abaza Mehmed Paşa’nın İstanbul’da tutulan casusları böyle idam edilmişlerdi.”

    * * *

    Patrik Bartholomeos ile farklı davetlerde üç-dört defa karşılaştım. Birkaç kez, ayaküstü de olsa sohbet etme fırsatı buldum. Özellikle 2006 eylülünde Kazakistan’ın başkenti Astana’da düzenlenen ‘Dünya ve Din Liderleri Kongresi’nde, kapalı kapılar ardında Türkiye’yi nasıl savunduğuna, orada ülkesini temsil ettiği kanaatinden hareket eden saygın bir Türk vatandaşı olarak Ankara’nın uluslararası imajını nasıl koruduğuna tanık oldum. (O günün haberi için bkz. http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=5074541 )

    Patrik’in “şahsı” itibariyle Türkiye için bir şans olduğunu düşünenlerdenim. Ancak bir yandan da, başında bulunduğu“kurum” itibariyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile tarihten kaynaklanan “kaçınılmaz bir ikilem” içerisinde olması işleri zorlaştırıyor.

    Bu ikilem, egemen bir devlet karşısında, “ülke içindeki bir azınlığın” (Türkiye’deki Ortodoks Rumlar) önderi olmakla, “bir dinin tüm dünyadaki inananlarının” ruhani liderliğini üstlenen bir kurumun başında bulunmak (“ekümenik” Patriklik) arasındadır.

    * * *

    Patrikhane, Doğu Roma İmparatorluğu’ndan İstanbul’u devralan Osmanlı İmparatorluğu’na miras kaldığında, bir dünya impatorluğu olan Devlet-i Aliyye için bir manivela işlevi görmüştü. Millet sistemine dayanan, yâni tebaasını din ekseninde sınıflandıran Sultan için Patrik, gerek dini cemaatleri kontrol etmenin, gerekse nüfuzunu sınır ötesine (mesela Ortodoks Balkanlara) yaymanın bir aracıydı.

    Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte, Patrikhane de, apayrı dinamiklere sahip olan laik ulus-devlete miras kalmış oldu. Elbette bu Ankara açısından istenmeyen bir mirastı. Savaşın ardından hiç ödün vermeden yeni bir devlet kurmak mümkün olsa, hiç şüphesiz Lozan’da Türkiye’nin hiçbir dini azınlığı için istisna kabul edilmezdi.

    Lozan’ın ardından gelen, Patrikhane’nin mülklerine yönelik kamulaştırmalar ve egemenlik talebine karşı geliştirilen sert tutum, her ulus devletin kuruluş yıllarında yapacağı türden uygulamalardı.

    O yıllardan itibaren mülksüzleştirilmiş, din adamlarından mahrum bırakılarak adetâ “hadım edilmiş” bir Patrikhane’nin, bugün ortaya çıkmış bir baskı olmasa da, tıpkı 80 yıl önce olduğu gibi biraz da Batı’nın “gaza getirmesiyle” Türkiye’den şikâyet etmesi normaldir.

    O normaldir de,  Patrik Bartholomeos gibi Türkiye’yi seven bir insanın, hangi kışkırtmayla olursa olsun ABD medyası önünde bunu yapması, hele hele “çarmıh” gibi sivri benzetmeler kullanması insanı şaşırtabiliyor.

    * * *

    Ama diyorum ya, iki Bartholomeos var.

    Birincisi, Ankara’yı uluslararası arenada kapalı kapılar ardında savunan, Türkiye’de bir cemaatin lideri olan Bartholomeos.

    İkincisi ise, tüm dünyadaki Ortodoksların lideri olarak kabul edilen ve Türkiye’den de bunu tanımasını isteyen, “ekümenik” Bartholomeos.

    İşte o ikinci Bartholomeos, yâni laik ve “kırılgan” bir ulus-devletin tarihi şartlarıyla uyuşmayan ekümeniklik talebiyle İstanbul’da adetâ “ikinci bir Vatikan” kurmaya namzet Patrik, belki de bu yüzden Papalık’a özendi biraz.

    Patrik’in yanlış anlamaya son derece müsait “çarmıh” benzetmesinde, içerik değil ama biçim olarak Papa 16. Benedikt’in Regensburg konuşmasını hatırlatan bir ton var.

    Papa 16. Benedikt, Patrik ile Astana’daki ayaküstü sohbet etmemizden bir gün önce, yâni 12 Eylül 2006’da, Almanya’nın Regensburg Üniversitesi’nde bir ders vermişti. 16. Benedikt, tamamen akademik içerikli bu konuşmada, Bizans İmparatoru İkinci Manuel’in, Hz. Muhammed’in “imanı kılıcıyla yaydığı” iddiasına dayanan sözlerinden bir alıntı yapmıştı.

    Aslında bu alıntıyı Papa unvanını taşımayan bir akademisyen yapsa belki de dünyada kimsenin haberi olmazdı; zira içerik itibariyle çok da yanlış şeyler söylenmiyordu. Sonuçta Osmanlı’nın “İslam’ın kılıcı” olmasıyla, büyük fetihler yapmasıyla övünen biz değil miyiz?

    Ancak bu sözleri bir devlet başkanının, üstelik dünyadaki tek Hıristiyan teokratik devletinin başında bulunan ve tüm Katoliklerin ruhani lideri sayılan birinin söylemiş olması, büyük tepki çekti. Tek işlevi, milyonlarca Müslümanı kışkırtmak oldu.

    Patrik de, sadece Türkiye’deki Rum Ortodoksların lideri olarak bu sözleri örneğin Kanal D’de sarfetmiş olsa, bugünkü kadar tepki çekmezdi herhalde. Bugünse sözleri, ulus-devletin “ekümenizm antipatisini” körüklemekten, Türkiye’deki irrasyonel milliyetçiliği beslemekten ve Batı’daki Türk karşıtı klişeleri desteklemekten başka bir işe yaramadı ne yazık ki...

    * * *

    Ankara’nın pek de büyütmek istemediği çarmıh krizinin ardından Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu’nun Patrik’i arayıp “moral destek” vermesi elbette bizim açımızdan rahatsız edici. Ama daha vahim sözler de ediliyor.

    Örneğin ABD’nin en çok okunan internet gazetesi Huffington Post’un Yunan asıllı kurucusuyla evli olan Amerikalı eski senatör Michael Huffington, çarmıh krizini konu aldığı son köşe yazısında, Atatürk sonrasında Türkiye’nin değiştiğini, özellikle AKP’nin iktidara gelmesinin ardından artık “Ankara’ya Avrupa’da yer olmadığını” öne sürüp Patrik’e bir de çağrı yapıyor: “ABD, Yeni Yunanistan’dır. Gel, Patrikhane’yi buraya taşı.” (bkz. http://tinyurl.com/yjhtp3c )

    Bartholemeos ne derse desin, Papandreu’ya Patrik’in bir Türk olduğunu hatırlatmak, Huffington’a ise sormak gerekiyor: “Avrupa’nın derdinden sana ne?”

    Ardından bu yeni dünya düzeninde, ulusal çıkarlarımızı korumak ve geliştirmek üzere yeniden tanımlayacağımız “evrensel” bir Patrikhane’den nasıl yararlanabileceğimizi tartışamaz mıyız?

    Yoksa hâlâ Papandreular’dan, Huffingtonlar’dan çekiniyor, henüz kendimizi o kadar güçlü hissetmiyor muyuz?

    Etiketler:
    

      EN ÇOK OKUNANLAR

        Sayfa Başı