"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

Parmaksız makinist

Cem Mumcu'ydu galiba...

Ben yara severim demişti.

Hoşuma gitmişti.

Ben de severim.

İz severim.

Defo severim.

Hikayesi olan oyuklar, delikler, kesitler büyüler beni.

Anladınız değil mi?

İnsan yüzündeki, bedenindeki kusurlardan, asimetrilerden söz ediyorum.

Bir şey olmuş, böyle olmuş...

İyi de ne olmuş?

Anlat bana...

N'apim, ben de böyle bir deliyim.

Elimde değil merak ederim.

- Ha bu mu? Alnımdaki şu delik mi? Ben sonradan duruldum. Küçükken acayip yaramaz bir çocuktum. İlkokulda düşmüştüm, Arnavut kaldırımın taşı kafama girmişti...

- Bıçak izi bu...

- Ameliyat izi bu...

- Bir kaza sonucu bu...

- Uzun bir öykünün izi bu.

Dinlerim.

Dinlerim.

Dinlerim.

Karşımdaki insanı tanımanın en iyi yoludur bu, bilirim.

*

Nálán'la bardayız.

Bar dediğim de, Nişantaşı'ndaki Salomanje.

İkimiz de Ayşegül'ün (İlsever), bar mı, cafe mi, restoran mı artık size kalmış nasıl tanımlayacağınız, yarattığı mekana bayılıyoruz. Friends'deki cafe'ye benzetiyoruz. Ben röportajdan çıkmışım, Nálán işten, orada buluşmuşuz, iki kadın, barda kendimize bir yer bulmuş, oturmuşuz:

- Soracaksın değil mi? Biliyorum ben seni. Dayanamıyorsun!

- Soracağım tabii...

Yanımızda 60'larının sonunda bir beyefendi oturuyor. İlgiyle bize bakıyor, göz ucuyla da büyük ekranda maç izliyor. Belli ki, sohbet etmek istiyor. Nálán, kaçın kurası tabii, yeryüzünde beni en iyi tanıyan insanlardan biri, ilkokul 5'ten beri arkadaşım, üç tane inter-rail seyahat gerçekleştirmişiz birlikte, aynı evde yaşamışız, üstelik ablamla abisi evli, kim bana ondan daha yakın olacak ki! Çözmüş kadın beni...

Bak, yine göz göze geldik söz konusu beyefendiyle!

Normalden bir gıdım fazla bakışınca, giriyor lafa:

- Kimsiniz, ne yaparsınız, ne edersiniz?

Nálán hiç oralı değil, Ayşegül'ün enfes turşularını mideye indirmekle meşgul, ben yeni tanıştığım bu adamın sorularını yanıtlıyorum, ilk fırsat bulduğum anda da ona, merakımı cezbeden şeyi soruveriyorum:

- Kafanıza ne oldu? Bir delik var orada!

- Ha bu mu? diyor.

Elini başına götürüyor, bir süre o deliği okşuyor ve sandalyemden düşmeme ramak kalan cevabı veriyor:

- İki kere beyin ameliyatı oldum ben!

Haliyle affallıyorum. Bu yanıt karşısında, Nálán'ın da turşuları kendi haline bırakıp, bizimle ilgilenmeye başladığını fark ediyorum. Bir 45 dakika filan sohbet ediyoruz. Aynı zamanda Parkinson hastası olduğunu öğrendiğimiz bu Nişantaşılı zarif beyefendi (o yüzden elleri titriyor), uzun uzun beyin ameliyatı olmak nasıl bir şeydir, ne hissedilir, ne olur, insan nasıl korkular geçirir, bu tür bir ameliyat arazlar bırakır mı, daha sonra yaşama nasıl 4 elle sarılır, bunları anlatıyor.

Anlattıları, aklıma parmaksız makinisti düşürüyor...

*

Kader işte bu!

Yine Nálán'la birlikteyiz. Kuzey Denizi'nde bir gemide.

‘‘İrlandalı Kız’’ filminin etkisiyle oradan oraya koşturan, iki maceracı gezgin kadınız. Paramız yok haliyle. Serserilik günleri. Geminin restoranında uyku tulumunun içine kıvrılmış uyuyoruz. Erken kalkmamız lazım, çünkü kahvaltı servisi başlamadan önce bizim ortalıktan toz olmamız gerekiyor. ‘‘İyi geceler’’ deyip yatıyoruz. Gözlerimizi kapatıyoruz.

Nálán uykuya dalıyor, ama Ayşe mümkün değil!

Ne yapsam uyku tutmuyor.

Koyunlar-moyunlar, falanlar-filanlar hiçbir işe yaramıyor.

Kıytırık bir kağıt parçasına, ‘‘Ben biraz sonra geliyorum’’ diye bir not yazıp, kalkıyorum. Kola makinasına doğru hareket ediyorum, parayı atıyorum ama kola almayı beceremiyorum, biri geliyor, yardım ediyor, almamı sağlıyor ama aynı zamanda da beni dehşete düşürüyor. Çünkü parmakları yok. O andan sonra parmaksız makinist beni alıp götürüyor.

Kendisi değil, öyküsü!

Ne oldu, nasıl oldu?

Mutlaka öğrenmeliyim.

Adamla birlikte bir yandan öyküsünü dinlerken, bir yandan makina dairesi dahil bütün gemiyi dolaşıyorum. Ve bu arada asla fark etmiyorum, vakit bir hayli geçiyor.

Peki benim içini boş bıraktığım uyku tulumunun olduğu yerde neler oluyor? Nálán uyanıyor. Bakıyor ben yokum, elinde kıytırık not: ‘‘Biraz sonra geliyorum.’’ O ‘‘biraz’’ı bekliyor. Bir saat sonra huzursuzlanıyor, iki saat sonra paniğe kapılıyor, üç saat sonra geminin kaptanını uyandırıyor: ‘‘Arkadaşım güverteye çıkmış ve düşmüş olabilir. Lütfen geri dönüp onu denizden kurtaralım.’’

Allah'tan, kaptan aklıselim sahibi bir adam, ‘‘Önce bir gemiyi arayalım’’ diyor, köşe bucak dolaşıyorlar, makina dairesine bakmak akıllarına gelmediği için bulamıyorlar. Kaptan, çaresiz beni kaybettiklerini resmen ilan etmeye hazırlanırken, ben parmaksız makinisti Nálán'la tanıştırmak üzere restorana geliyorum...

- Nálán bak dinle, şahane bir hikayesi var diyorum.

Ama görüyorum ki, Nálán saçını başını yoluyor, ‘‘Şimdi ben atacağım seni denize!’’ diye bağırıp dururken...

Sahne kararıyor...

Bu yazı bitiyor.
X