« Hürriyet.com.tr

Pamuk teraslar

Reyan TUVİ
X

Yerden yükselen buharlar, pamuk teraslar ve baş döndürücü bir antik kent

Köklü dokumacılık geleneği, kuşaklardır aynı yöntemle pişirilen ve çatalsız bıçaksız masaya getirilen Denizli usulü pideli, kuzu fırın kebabı ve uzun ötüşlü Denizli horozuyla, kendine özgü bir kent, Denizli.

Kalabalık çay bahçeleri, çarşıları ve yoğun ticaret hayatıyla, oldukça canlı bir yerleşim. Deniz kenarında olmamasına rağmen, adını zengin yeraltı ve üstü su kaynaklarından aldığı düşünülüyor.

Denizli merkezde, Saraylar Mahallesi 459 Sokak’ta, Babadağlılar Çarşısı’nın hemen karşısında, tarihi bir binada Atatürk ve Etnografya Müzesi var. Alt katında etnografik eserlerin sergilendiği müzenin üst katında iki odada Atatürk’e ait eşyalar var. Diğer odalarda, konak hayatı canlandırılmış. Pazartesi hariç her gün açık. 0258 262 00 66

Denizli’de kurulan ilk kent, Laodikeia idi. Bugün daha çok inanç turizmine hitap eden antik kentlerden biri. Denizli- Pamukkale yolunun 5. kilometresinden sola sapınca, Eskihisar Köyü yakınlarında. Bergama Krallığı’na bağlı olan Laodikeia, Hıristiyanlığın ilk yıllarında önem kazandı. Dokumacılığıyla ünlü olan kentte, büyük bir Helenistik tiyatro ve küçük bir Roma tiyatrosu var. İncil’de sözü geçen Yedi Kilise’den biri de burada.

İzmir- Denizli yolu üzerinde, Buharkent’ten geçerken, EÜAŞ Jeotermal Santralı’nı ve yerden yükselen buharları göreceksiniz. Burada 2 kilometre içeride Buharkent Aile Banyoları var. Tesisin apart odalarında, özel havuzlar bulunuyor (0256 396 12 00).

Denizli’ye 70 kilometre mesafede, Cindere Köyü eteklerinde, 1. Derece Doğal SİT Alanı olan Güney Şelalesi var. Cindere Dağı’nın yamaçlarından çıkan sularla oluşan şelale, Büyük Menderes Nehri’ne yaklaşık 20 metre yükseklikten dökülüyor ve suyunun içindeki kireç, ilginç kalker şekiller meydana getiriyor.

Henüz keşfedileli dört, açılalı ise iki yıl olan, bir başka görmeye değer doğal oluşum da, Kaklık Mağarası. Denizli- Afyon- Ankara ve Denizli- Çivril karayolu üzerinde, Denizli’ye 30, Pamukkale’ye 45 kilometre mesafede bulunan ve UNESCO miras listesindeki mağaranın henüz bir kısmı açıldığından, kısa bir yürüyüşle geziliyor. 15 metre derinliğindeki mağara, damlataşı sarkıt ve dikitlerin yanısıra, Pamukkale’de bulunan travertenlere benzeyen basamaklarıyla, başka mağaralarda benzerine rastlanmayan bir oluşuma sahip. Mağara içinde, bolca termal su bulunuyor. Berrak, renksiz ve kükürt kokulu bu su, cilt hastalıklarına iyi geliyor. Ayrıca mağara dışındaki jeotermal suyun, şelaleler oluşturarak mağaraya akışı, gün ışığının mağara içinde yaptığı ışık oyunları, buranın dikkat çeken özellikleri. Mağaranın bulunduğu yepyeni tesiste, kafeterya ve yazlık yüzme havuzu bulunuyor. 0258 816 26 62.

Uzaktan pamuk tarlası gibi PAMUKKALE

Bir zamanlar turist kızlar, aynen Venüs’ün istridye kabuğunda durduğu gibi, bikinileriyle, Pamukkale’nin bembeyaz teraslarında yüzer ve fotoğrafçılara poz verirlerdi. Eşsiz görüntüsüne dünyanın hayran kaldığı Pamukkale travertenlerinin klasik fotoğrafları tarih oldu. Pamukkale, hálá Türkiye’nin en popüler turistik noktalarından biri. Ancak artık havuzlarda yüzenlere rastlamayacaksınız. Bir zamanlar, turistler travertenlerin tadını çıkarırken bir taraftan da ‘pamuk’ teraslar elden gidiyordu. Travertenlerin oluşmasını sağlayan sular akıllıca kullanılmadığından, travertenler beyazlığını kaybetmeye, kirlenmeye başlamıştı. Dünyanın Pamukkale’yi bu kadar sevmesi, beyazlığını yitirmesini engelleyemedi. Bunun üzerine, önlem alındı. Ayakkabıyla girişler 1997’de yasaklandı. Travertenlerin tepesindeki özel havuzlu oteller yıkıldı ve artık termal su kontrollü ve belirli bir programa göre veriliyor. Yetkililerin açıklamasına göre, fazla miktarda ve uzun süre aynı yere akıtılan termal su, yosunlaşmaya ve beyaz travertenlerde kirliliğe neden oluyor. Şimdi travertenler, her ne kadar 20 sene öncesi kadar beyaz değilse de, kısa bir süre öncesine göre biraz beyazlamış görünüyor.

ÜZERİNDE YÜRÜMEK YASAK

Antik dönemlerden beri kullanılan kaynağın oluşturduğu traverten havuzların hepsi, artık her zaman suyla dolu değil. Bugün, farklı bölgelerdeki travertenlere, farklı zamanlarda su veriliyor. Bir taraftaki havuzlar doluyken bir diğer taraf boş olabiliyor. Travertenlerin en kalabalık olan ve genellikle Pamukkale’nin bütün klasik fotoğraflarında yer alan müze yakınındaki bölümüne ‘ön taraf’ deniyor. Burası, en güzel manzaraya sahip olduğundan ve bir zamanlar bütün teras havuzlara buradan inilebilindiğinden, en popüler yerdi. Bugün sadece belirlenen bir kanal boyunca yürünebilmesine ve tepedeki birkaç havuza girilebilmesine izin veriliyor. Buna rağmen hálá popüler. Ancak çoğu zaman burada yürümek için kuyruklar oluşuyor. Travertenlerde daha sakin bir ortam bulmak mümkün. Turizm Danışma’nın ve Seyir Terası’nın arkasında, ören yeri Güney Kapısı tarafındaki ‘Domuz Çukuru’ denilen beş bin metrekarelik traverten alanına gitmek gerekiyor. Ya da yürüyüş yolu olarak turistlerin girebildiği, Pamukkale kasabasına bağlantı sağlayan, eski araç yolu üzerindeki yapay havuzcuklar kullanılabilir. Daha sakin bölgeleri ve yürüyüş yollarını Turizm Danışma’dan ve oradan elde edeceğiniz haritadan öğrenebilirsiniz. Ayrıca eğer, eskisi gibi ‘ön taraf’ın havuzlarını suyla dolu görmek istiyorsanız, Turizm Danışma buraya ne zaman su verileceğini söyleyecektir.

Denizli’den Pamukkale’ye, Çürüksu Vadisi’nden (eski adı Lico) gelenler, şaşırtıcı bir manzarayla karşılaşırlar. Çökelez Tepesi’nin yamaçlarında, güneş ışınlarına göre, rengi farklılaşan, teraslı yamaçlar uzaktan bir pamuk tarlasına benzer. Pamukkale adını bu özelliğinden almış.

Kaynaktan çıkan 35.6 derece sıcaklığındaki su, kanal vasıtasıyla 350- 400 metre mesafeden sonra, belirli sıcaklıkta traverten katmanlarına ulaşır. İçinde yüksek miktarda kalsiyum hidrokarbonat bulunduğundan havadaki oksijenle temas edince, karbondioksit ve karbonmonoksit uçar, kalsiyum karbonat çökelir ve travertenler oluşur. Bunlar güneş ışığının da etkisiyle beyazlaşır. İlk başta bu çökelti jel halindedir. Zamanla sertleşir. Ancak başlangıçta yumuşak olan jelin üzerinde yüründüğünde, ezilme ve kırılmalar meydana gelir. Bu nedenle bunların üzerinde yürümek yasaklanmıştır.

Hierapolis Müzesi’nin yanındaki Pamukkale Termal, Pamukkale’nin son derece turistik ancak çok sıcak ve kalabalık olmadığında, keyifli bir deneyim. Etrafı kafeterya, turistik dükkanlar, ağaçlar ve yeşilliklerle çevrili, içinde devrilmiş ve kırılmış sütunların bulunduğu, doğal görünümlü havuzun, eskiden ne olduğu tam olarak bilinmiyor. Belki burası Apollo Tapınağı yakınındaki antik bir havuzun kalıntıları... Ya da büyük olasılıkla, burası sütunlu yolun bir devamıydı ve depremde etrafa yayılan sütunların olduğu yere bir havuz yapıldı. Dünyanın hiçbir yerinde buna benzer bir havuz daha olduğunu sanmıyorum.

Beyaz travertenlerden 7 kilometre mesafede ve Pamukkale’nin yaklaşık 5 kilometre kuzeyindeki Karahayıt kasabası, Kırmızı Travertenler’iyle ünlü. Buraya Kırmızı Su da deniyor. Bu travertenler, 60 derece sıcaklıkta çıkan termal suyun çevresinde oluşmuş. Termal suyun içindeki maden oksitleri, kırmızı, yeşil ve beyaz renkli traverten tabakaları oluşturuyor. Bu sular, kalp, damar sertliği, yüksek tansiyon, romatizma gibi hastalıklara iyi geliyor. Burada bir çay bahçesi ve hediyelik eşyaların satıldığı dükkanlar var. Karahayıt kasabası, bu termal sudan yararlanmak isteyen yerli ve yabancı turistlerin kaldığı pansiyon ve otellerle dolu.

HİERAPOLİS: SAĞLIKDİN VE SANAT MERKEZİ

Pamukkale kentini daha da ilginç yapan, burada tarihle benzeri olmayan bir jeolojik oluşumun içiçe bulunması. Hierapolis kentinin Nekropol’ünün (Mezarlık) içinden geçip, sütunlu mermer yoldan yürüdükten ve kısa bir tırmanışla tiyatronun tepesine çıkıp kente baktıktan sonra, buradaki tarihten oldukça heyecan duyuyorsunuz. Tabii, muhteşem müzesi sizi daha da doyuruyor. Hierapolis’i Hierapolis yapan travertenler de bu duyguların keyifli bir tamamlayıcısı.

MÖ 190 yılında, Bergama Kralı II. Eumenes bir kent kurarak, Bergama’nın efsanevi kurucusu Telephos’un karısı, Amazonlar Kraliçesi Hiera’ya adıyor. Kentin adı Hierapolis... Bu devirden öncesine ait, hakkında kesin bilgi bulunmayan kentin, en az 10 bin yıllık bir geçmişi var. Buradaki travertenlerin ve termal suyunun şifalı olduğuna inanıldığı ve buranın yüzyıllar boyunca önemli bir sağlık, din ve sanat merkezi olduğu biliniyor.

II. Eumenes’ten kısa bir süre sonra, kent Romalılar’ın eline geçmiş, bu devirden sonra, defalarca depremden zarar görmüş. Roma ve Bizans devirlerinde, büyük bir yapılaşmayla, önemli bir merkez olmuş. İsa’nın havarilerinden Philip’in burada öldürülmesiyle, burası önemli bir Hıristiyanlık merkezi oluyor ve Metropolis unvanını alıyor. MS 14. yüzyılda tamamen Türkler’in eline geçiyor.

Kuzey Kapısı’ndan girer girmez, ilk göze çarpan Nekropol. Binden fazla, farklı tarz ve boyutlarda, Helenistik devrinden Bizans devrine kadar mezarların bulunduğu Nekropol, 1.5 kilometre boyunca uzanıyor ve Anadolu’nun en büyüğü. Esas olarak üç mezar tipi görülüyor; üzerinde ölü hakkında yazıtlar bulunan lahitler, dairesel bir mezar odası olan tümülüsler ve ev tipi mezarlar...

Bir kilometre uzunluğundaki Sütunlu Cadde, bir uçtan diğer uca kenti ikiye bölüyor. İki ucunda da anıtsal kapıları var. Kuzeyindeki üç kemerli ve kuleli yapı, MS 84 yılında İmparator Domitian’a adanmış ve hálá ayakta. Kapı, Domitian Kapısı ya da Roma Kapısı olarak biliniyor. Hierapolis’in en eski kalıntılarının arasında ve atlı arabaların bıraktığı izlerin görülebildiği bu mermer caddede, özellikle sakin bir zamanda yürümek daha keyifli.

Bu yolun sonunda müzeye varılıyor. Burası aslında, bir kiliseye sonra da müzeye dönüştürülmüş, Roma Hamamları. Kentin en önemli, görkemli ve iyi korunmuş yapısı kuşkusuz Tiyatro. Bir yamaca dayanan, 25 bin kişilik tiyatro, MS 2. yüzyılda Hadrian tarafından yaptırılmış. Zarif ve görkemli sahnesi, en etkileyici yanı. Sürekli açık olan ve biletsiz girilebilen tiyatronun kapısının hemen sağında, Apollo Tapınağı ve Anıtsal Çeşme (Nymphaion) var. Tapınak, MÖ 3. yüzyıldan olsa da burada daha öncesine ait, ancak depremle yıkılmış bir tapınağın varlığı da hissediliyor. Bu tapınağa yakın Plutonium denilen, doğal bir çukur var. Burası, Ölüm ve Yeraltı Tanrısı Pluto’nun kutsal mekanı...

HİERAPOLİS (PAMUKKALE)ARKEOLOJİ MÜZESİ

Bir Roma Hamamı’ndan dönüştürülen mekanı, düzenlemesi, ışıklandırması ve özellikle sergiledikleriyle, kaçırılmayacak bir müze. Başka birçok müzede sıkıntısı çekilen açıklamalar, burada eserler hakkında detaylı bilgi veriyor. Hierapolis’in kalıntıları üzerinde bulunan müze, 14 bin metrekarelik bir alan üzerine yayılıyor. İki arslanın koruduğu ana girişten hemen sonra, etkileyici ilk salon var. Burada Roma döneminden kalma heykeller, kabartmalar, steller ve muhteşem lahitler sergileniyor. Bu salonda yukarıya bakın, hamamın orijinal tavanını görebilirsiniz. Mitolojiden tanıdığınız tüm tanrı ve tanrıçalar burada. İsis, Tike, Hygiea, Apollo... Pazartesi hariç her gün açık. 0258 272 20 34

Görmemek büyük kayıp AFRODİSİAS

Türkiye’nin başdöndürücü, sayılı antik kentinden biri. Hiç kimsede hayal kırıklığı yaratmayacak kadar kusursuz ve benzersiz bir tarih zenginliğine sahip. Afrodisias’ı görmemek büyük bir kayıp. Afrodisias özellikle Roma devrinde dünyaca ünlü bir heykeltıraşlık okuluydu. Kazılarda üstün kalitede heykeltıraşlık örneklerinin yanısıra, bitirilmemiş ve deneme niteliğinde parçaların da bulunması bunun bir göstergesi. Afrodisias’ta Afrodit kültü antik devirlere kadar uzanmaktaydı. Bundan dolayı Romalılar buraya Afrodisias adını verdiler. Ayrıca Romalıların atası Truvalı Aenas, Venüs’ün (Afrodit) oğluydu.

MÖ 1. yüzyıldan itibaren, Afrodisias’ta Roma kentine ve imparatorlarına adanan önemli eserler yapıldı. Ayrıca Afrodit’in tapınağının burada olması, buranın bir hac yeri olmasına ve bilim ve sanat alanında birçok kişinin burayı ziyaret etmek istemesine yol açtı.

Kentte o kadar iddialı projeler üretilmişti ki, yalnız yerli değil aynı zamanda dünyaca ünlü sanatçılar ve mimarlar burada çalıştılar. Ayrıca ünlü bir heykelcilik okuluna sahip olan Bergama Krallığı’nın yıkılmasıyla da işsiz kalan sanatçılar buraya gelerek Afrodisias’ta uygun bir çalışma ortamı buldular. Özellikle buradaki kaliteli mermer onların buraya yerleşmelerinde etkili oldu. Birikimleriyle de kentin ününe ün kattılar. Bu sadece Afrodisias’la sınırlı kalmamış, bütün Akdeniz ülkelerine yayılmış ve Karyalı heykeltıraşlar, Roma’da dahi ünlü olmuşlar. Afrodisias sanatçılarının en büyük başarısı portre heykelciliğiydi. Heykellerindeki detaylarla, adeta bir belgesel niteliğiyle, yaşadıkları devri yansıttılar.

Afrodias ziyareti için en az iki saat ayırmak gerekir. Bu gezinin kaçırılmayacak bir bölümü de, en az 45 dakikada gezilebilen, Afrodisias Müzesi. Burası, kazılarda çıkan buluntuların görülebildiği bir müzeden çok, adeta sanat eseri heykellerin sergilendiği bir galeri. Afrodisias ören yeri, her gün açık, 0256 448 80 86.

BU TURU MUTLAKA YAPIN

Müzenin hemen yanındaki patikadan ilerleyince, tüm görkemiyle Tetrapylon karşınıza çıkar. Bu noktadan başlayan rotada, birbiri ardına, Tetrapylon ve Stadyum gibi, turun en çarpıcı yapıları var. Bir diğer başlangıç noktası da, müzeyi arkanıza aldığınızda, üzerinde tiyatro maskelerinin olduğu mermer bloklar. Önce Sebasteion ve ardından Tiyatro ile Afrodisias turuna buradan başlamak da mümkün.

‘Dört kapı’ anlamına gelen Tetrapylon (MS 2. yy), Afrodit Tapınağı kutsal alanına girişi sağlayan tören kapısıydı. Muhteşem iki alınlıkla birbirine bağlanan 16 sütundan bazıları yivli, bazıları spiral bazılarıysa düz. Hemen Tetrapylon’un arkasında, burada 30 sene kazı yapan Kenan Erim’in mezarı var.

Patikadan soldan ilerleyince, boyutlarıyla kentin en akıl almaz yapısı Stadyum’a varılıyor. Bu, tüm Akdeniz’in en iyi korunmuş ve en büyük stadyumlarından biri. Mimari bir dehayla, kentin savunma sisteminin içine yerleştirilmiş ve kent surları destek duvarları olarak kullanılmış. 262 metre uzunluğunda 59 metre genişliğinde, elips şeklinde, 30 bin kişilik stadyum, MS 1. yüzyılda, koşu, uzun atlama, disk, cirit atma ve güreş gibi geleneksel Yunan spor karşılaşmaları için kullanılmış. Daha sonraları, gladyatör ve vahşi hayvan mücadeleleri için ve Roma döneminde vahşi sporların yapıldığı bir arena olarak kullanıldığı da biliniyor.

Stadyumu arkanızda bırakarak ilerleyince, Afrodit Tapınağı ve Kilise’nin birleşik olduğu yapı solunuzda. Tapınağın (MÖ 1. yüzyılın sonları) yapımını, tiyatro ve agorayı da yaptıran ve şehrin önemli kişilerinden olan Zoilos üstlenmiş. Bugün tüm tahribata rağmen Afrodit Tapınağı, kentin merkezi olmaya devam ediyor. Özellikle günbatımında, arka planda, uzaklardaki Babadağ ile sütunları yıkık da olsa, etkileyici bir görüntü. Bugün müzede bulunan ve bir zamanlar tapınağın en önemli yerinde tüm görkemiyle duran Afrodit heykeli, büyük bir şans eseri, Hıristiyanlık devrinde bir duvarın yapımında kullanıldığından bugüne kalabilmiş. Ancak tanrıçanın yüzü ve kolları, dindar Hıristiyanlar tarafından tahrip edilmiş. Heykelin küçük kopyaları, Akdeniz’in birçok yerinde ve özellikle Roma’da, fazla sayıda bulunmuş. Tanrıçanın, bolluk ve hayatı simgelediğine, benliğinde tabiatın gücünü taşıdığına, yalnız cennet ve yeraltına değil, aynı zamanda denizlere ve toprağa da hükmettiğine inanılıyordu. Afrodisias Afrodit’inin, Efes Artemis’i gibi, Anadolu ana tanrıçası Kybele’nin de bazı özelliklerini aldığı görülüyor.

Afrodit Tapınağı ile Odeon arasında, Piskoposluk Sarayı var. Yolun sonunda, Afrodisias’ın en iyi korunmuş ve en etkileyici yapılarından biri, Odeon yeralıyor. Kentin şehir hayatında önemli bir yeri olan yapı, yerel yönetimi sağlayan meclisin toplanma yeri olmasının yanısıra, kapalı tiyatro, konser salonu ve halkın toplanma yeriydi de. Sahne koridorunun arkasında, kentin en önemli sivil ve ticari merkezi olan ve MS 7. yüzyılın başlarına kadar kullanılan sütunlu Kuzey Agora (Çarşı) bulunuyor.

Roma İmparatoru Hadrian’a adanmış Hadrian Hamamı, kentin kamusal binalarının en büyüklerindendi ve günlük hayatta önemliydi.

Kaynakça; ‘Aphrodisias: City of Venus Aphrodite’, Kenan T. Erim, Facts on File Publications, 1986

ALIŞVERİŞ

Buldan Buldan dokumacılığı, Germiyan Beyliği’nden bu yana yumuşacık pamuk ipliği ve ‘Buldan bezi’ olarak tanınan meşhur incecik bezi, el dokumaları, yumuşak, renk renk peşkirleriyle ün salmıştı. Bugün Buldan’ın, ne denli yoğun yerli turist çeken bir alışveriş cazibesi olduğunu söylemeye gerek var mı, bilmiyorum. Yaklaşık 15 bin nüfuslu bu küçük ve düzenli yerleşimin sokaklarında, dokuma tezgahlarının ritmik seslerini duyarsanız şaşırmayın. Bir kaymakamlık kuruluşu olan ve Halk Eğitim Merkezi’nin sorumluluğundaki Belsam Buldan El Sanatları Merkezi’nin keyifli alışveriş ortamında, yatak örtüleri, perdeler, masa örtüleri, ipek üzerine tüm kumaşlar, özel ve az sayıda tasarımlar bulabilirsiniz. Her gün 08.00- 20.00 arası açık. Buldan, Denizli, 0258 431 87 78

Babadağlılar İşhanı Denizli’nin ünlü pikeleri, perdeleri, masa örtüleri, havluları, hepsi birarada, Saraylar Mah. İstasyon Caddesi’ndeki Babadağlılar İşhanı’nda satılıyor.


KAÇIN

Pamukkale travertenlerini kuyruğa girerek gezmek

Denizli kuzu kebabını yemek için, çatal- bıçak istemek

Afrodisias’ı kalabalık turist grupları varken gezmek

Traverten havuzlarda yüzmeyi ummak

Afrodisias’ın, kısa bir sürede gezilebileceğini sanıp, buraya kapanmasına yakın varmak


YAKALAYIN

Buldan sokaklarında dokuma tezgahlarının sesini dinlemek

Afrodisias yolunda, Yeşil Vadi’de acılı ezme, ekmek ve çayla akşamüstü ziyafeti çekmek

Kaklık Mağarası’na vakit ayırmak

Pamukkale’yi bisikletle gezmek

Buldan’ın Otlu Pidesi’ni tatmak

Kaynak: Reyan TUVİ