"Mehmet Y. Yılmaz" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Mehmet Y. Yılmaz" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Mehmet Y. Yılmaz

Otokratik rejimler böyle yaparlar

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan partisinin grup toplantısında Gezi Parkı’nda başlayıp yurt çapında yayılan gösterilerin sorumluluğunu bir kez daha medyaya attı.

Başbakan’a göre “art niyetli medya”nın olayları “yanlış” aktarması nedeniyle yatırımcı ürkmüş vs.
Başbakan ve olayların başladığı günden bu yana medya üzerinde baskı uygulayan adamları zannediyorlardı ki olaylar gazetelere haber olmasa, televizyonlarda yayınlanmasa kimsenin haberi olmayacak. Kimsenin haberi olmayınca da istedikleri gibi bir şiddet uygulayarak göstericileri bastırıp, sindirebilecekler.
Dünyanın demokratik olmayan diğer ülkelerindeki yöneticiler de böyle düşünürler zaten.
Onlar da zannederler ki medyaya uygulanacak baskı ve sansür, geniş kitlelerin olup bitenlerden haberdar olmasını önler, onlar da iktidarlarını huzur içinde sürdürürler.
Uluslararası kamuoyunun da tek haber kaynağı yerel medyadır, onları sustururlarsa dünyanın da olup bitenleri öğrenemeyeceğini zannederler.
Bugün Türkiye’de medyanın susturulma çabasının, bütün medyayı hükümetin kontrol etme isteğinin nedeni budur.
Demokratik bir toplumda medyayı kullanarak her şeyi istedikleri gibi güllük gülistanlık gösterebileceklerini zannediyorlar ama yanılıyorlar.
Hükümet, özgür medya ile bir arada yaşamaya kendisini alıştırmak zorunda.
Unutmamalılar ki fısıltı gazetesi denen ve her türlü manipülasyona açık iletişim sistemini artık teknoloji de destekliyor, sosyal medya ne sınır tanıyor, ne sansür.
Günümüzde atık işler böyle yürümüyor.
Bir yerde bir kelebek kanat çırpınca, onun çıkardığı esinti her yerde hissedilebiliyor.
Savcılıkların son olaylardan sonra geniş ölçekte bir “twitterci” avına çıkması, cep telefonlarına el konulmasına varan girişimlerin olması da medyanın susturulmak istenmesinin bir uzantısından ibaret.
Her türlü iletişimin devlet tarafından böyle kontrol ve baskı altına alındığı rejimlere otokratik rejimler diyoruz ki hükümet de hızla o yöne sapmış durumda.

Esad’ın adamlarından ne farkları var?

ANKARA’daki protesto gösterileri sırasında Ethem Sarısülük isimli bir vatandaş da ağır yaralandı, 10 gündür hastanede uyutuluyor.
Sarısülük’ün başına polisin göstericilere müdahalesi sırasında “bir metal cisim” girdiği açıklandı.
Bu “metal cisim” kuşkusuz ki bir kurşun!
Olay sırasında çekilen fotoğraflar da gösteriyor ki, olaya müdahale eden polislerden biri önce tabancasını çekiyor, havaya doğru ateş ediyor ve sonra koşarak uzaklaşıyor.
Görgü tanıklarının ifadesine göre Sarısülük, arkadaşlarının yanından ayrılan bir çevik kuvvet elemanı tarafından vurulmuş.
Ankara Emniyeti, olayla ilgili soruşturma başlatan savcılığa MOBESE görüntülerini henüz teslim edebilmiş değil.
Aradan geçen bunca güne rağmen bu kayıtların savcılığa teslim edilmemiş olması bu ülkede hep rastladığımız bir şeyin tekrarlanmakta olduğunu düşündürüyor: Amirleri, suç işleyen polisi koruyor!
Emniyet’in bu tür kamera kayıtları ile her aradığını eliyle koymuş gibi bulabildiğini biliyoruz.
Ama suç işleyen bu kez bir meslektaşları olunca içgüdüsel olarak onu koruma davranışı içine giriyorlar.
İzmir
ve Antalya’da kamera görüntüleriyle kim oldukları kolayca tespit edilebilecek eli sopalı sivil polislerin de savcılıklara sevk edildiğini henüz duymadık.
İzmir’de Kordon’da eylemcilerle hiç alakası olmayan bir kız çocuğunun saçına yapışan, genç bir delikanlının kafasına copunu geçiren polislerin de kimliklerinin tespit edilip, edilmediği hâlâ açıklanmadı.
Bu tiplerin, halkının üzerine ateş açan Esad’ın adamlarından ne farkları var?

Protestonun gücü demokratik olmasından gelir

DÜN sabah Taksim’de pankartları toplamak isteyen polise karşı molotofkokteyli ve havai fişeklerle saldıran kişileri televizyondan izleyen çok kişi bunların ortamı karıştırmak isteyen resmi görevli provokatörler olduğunu düşündü.
İstanbul Valisi de zaten hemen aynı kuşkuya açıklık getirdi: Bunlar sivil polis değil!
Bizim memlekette provokatörün her türlüsünü görmeye alışkınız, öbür türlü çıksaydı da kimse şaşırmazdı.
Gezi Parkı’nda başlangıçta bir avuç çevreci protestocu vardı.
Hükümet bir sabaha karşı o bir avuç insanı dağıtmak için aşırı şiddet kullanmasaydı tepki böyle büyümeyecek, siyasetle hiç alakası olmayan, bir örgüte ya da partiye üye olmayan onbinlerce insan meydana akmayacaktı.
Bunun doğal sonucu olarak irili ufaklı birçok örgüt Taksim Meydanı’ndaki o direnişten pay kapmak üzere harekete geçti.
Hayatları boyunca bir arada göremeyecekleri bir kitlenin eylemini çalmaya kalkıştılar.
Bunda başarılı olamadılar ama bayraklar, pankartlar ile Gezi direnişine kendi damgalarını vurmaya çalıştılar.
Polisin dünkü müdahalesi ile de açığa çıktılar, zaten örgütsel olarak bulunmamaları gereken meydanı terk ettiler.
Bir protesto gösterisinin “demokratik” niteliğini koruması onun gücünü arttırır.
Vandallık, polise ya da çevreye saldırmak, protesto gösterisini demokratik bir hak kullanımı olmaktan çıkarır.
Sadece Taksim’de değil, Türkiye’nin her yerindeki protestocuların bunu akıllarında iyice tutmaları gerekir.

X