Gündem Haberleri

GÜNDEM

    Öteki Dünya

    Hürriyet Haber
    03 Ocak 1999 - 00:00Son Güncelleme : 03 Ocak 1999 - 00:01

    99 bize yaramamış

    Yüzyılın son senesine girişimiz, geçen asırların 99'lu yıllarını nasıl geçirdiğimiz sorusunu aklıma taktı... O devirleri anlatan kitapları karıştırdım ve ortaya gayet renkli bir tablo çıktı. İşte, son beş asrın 99'lu yıllarını nasıl geçirdiğimizin kısa öyküsü...

    Bir yüzyılın daha sonuna geldik. Bu yazının yayınlanmasının üzerinden tam 362 gün geçtikten sonra 2000 yılının 1 Ocak'ı gelecek ve yepyeni bir yüzyıl başlayacak...

    Gazetelerde 1999'un bizim için hayırlı ve uğurlu olması temennilerini okuyup aynı temennileri TV'lerde de görünce önce bir ‘‘İnşaallah!’’ çektim. Derken, Türkiye'nin eski yüzyılların 99'lu yıllarını nasıl geçirdiğini merak ettim. ‘‘Hiç olmazsa son beş asrın 99'lar ortalamasını bir göreyim’’ dedim ve kitapları karıştırmaya başladım. Ortaya gayet renkli bir tablo çıktı ama tek bir karenin dışında savaş, işgal, bozgun ve çürüme alâmetleriyle dolu bir tabloydu bu...

    İşte, Türkiye'de son beş asrın 99'lu yıllarında nelerin olup bittiğinin kısa öyküsü...

    500 YIL ÖNCE, 1499'DA:

    O yıllar fetihlerin yapıldığı devirdi ve tahtta İkinci Bayezid vardı. Kuruluşu tamamlanmış olan imparatorluğa yeni topraklar katılıyordu. 1499, Venedikliler'e karşı elde edilen zaferlerle geçti. Burak Reis'in donanması 28 Temmuz'da Mora açıklarına ulaştı, Sapienza adasının yakınlarında 200 gemilik bir Venedik donanmasını yoketti. 30 Ağustos'ta İnebahtı fethedildi. Bosna valisi İskender Paşa tam 132 adet şehir ve kasabayı yerle bir edip Venedik sınırına yaklaştı ve altı bin esirle döndü. Türkiye, aynı sene büyük bir cenaze merasimine şahit oldu: Fatih'in gurbette can veren şehzadesi Cem Sultan Bursa'da toprağa verildi. 1499, bizim için son derece uğurlu bir yıl oldu.

    400 YIL ÖNCE, 1599'DA

    16. yüzyılın son senesi hükümet değişiklikleri ve savaşlarla geçti. Tahtta Üçüncü Mehmed vardı. Zamanın sadrazamı Cerrah Mehmed Paşa 6 Ocak'ta azledildi ve yerine Damad İbrahim Paşa getirildi. Yeni sadrazamı uzun bir harekât bekliyordu. Paşa orduyla aylarca Peşte’de kaldı, Avusturyalılar'la bitmek tükenmek bilmeyen barış görüşmeleri yapıldı. O yılın tek zafer haberi Gürcistan'dan alındı, esir edilen Gürcü Kralı Simon İstanbul'a getirilip Yedikule Zindanı'na kapatıldı. 1599, bizim için karmakarışık ve netice alınamayan mücadelelerle geçen bir yıl oldu.

    300 YIL ÖNCE, 1699'DA

    İmparatorluk için belki de en uğursuz seneydi, zira Osmanlı Devleti'nde çöküşün başlangıcı sayılan Karlofça Andlaşmaları o yıl imzalandı. Tahtta İkinci Mustafa vardı. Yıllardır devam eden savaşlardan bitkin ve çoğundan yenilmiş halde çıkan imparatorluk, 1699'un 29 Ocak akşamı Avusturya, Venedik, Rusya ve Lehistan'la yani Polonya'yla o gün barıştı ama bu barışma önemli miktarda toprak kaybı getirdi. Devletin eski azameti kalmamış, parçalanma başlamıştı. 1699, bizim için tam bir felâket yılı oldu...

    200 YIL ÖNCE, 1799'DA

    Tahtta Üçüncü Selim, devletin başında da Fransa belâsı vardı. Napolyon Bonapart 1798'in Temmuz'unda 36 bin asker taşıyan 500 küsur gemiyle Mısır sahillerine gelmiş, İskenderiye'yi işgal ettikten sonra 22 Temmuz'da Kahire'ye girmişti. Fransız işgali 1799'da da devam etti. Napolyon Mısır'dan Suriye'ye yöneldi. Mart ayında Sina'yı geçti ama Cezzar Ahmed Paşa'nın koruduğu Akka Kalesi'nin önünde çakıldı, ileriye geçemedi ve yeniden Kahire'ye döndü. Temmuz'un son haftasında Köse Mustafa Paşa kumandasındaki 80 gemilik Osmanlı donanması Abukir sahillerine asker çıkartırken Fransızlar'ın piyade hücumuyla karşılaştı. 12 bin Türk askeri boğuldu. Bu son muharebeden sonra Napolyon Mısır'da fazla kalmayacak ve 22 Ağustos'ta bir gemiyle Fransa'ya dönecekti. 1799, bizim için savaş ve yenilgiyle dolu bir yıl oldu.

    100 YIL ÖNCE, 1899'DA

    19. asrın sonunda Türkiye artık zayıflamış, hemen her an toprak kaybeder olmuş, Batılılar'ın tabiriyle ‘‘hasta adam’’ haline gelmişti. İktidarda Sultan Abdülhamid vardı ve çözülme şiddetini arttırarak devam ediyordu. 1899, önceki senelerde başlayan dertlerin devamıyla geçti. Sadaret, yani başbakanlık Said ve Kâmil Paşalar arasında değişip durdu, Ermeni meselesi alevlendi, imparatorluğun yıkılma hızı daha da arttı. 1899, bizim için dert, sıkıntı ve ızdırab dolu bir yıl oldu.

    Bu YILda, 1999'DA: ???

    (Yüzyıllar hakkında bir not:: Takvimcilere göre her yeni yüzyıl ‘‘sıfırlı’’ değil ‘‘birli’’ seneyle başlar. Meselâ 19. yüzyılın ilk senesi 1801, 20. yüzyılınki 1901'dir; dolayısıyla 21. asrın ilk yılı 2001 olacaktır ve işin doğrusu da budur. Ama bu yazıyı yazarken yeni moda hesaplamaya uydum ve 21. yüzyılın başlangıç yılını ben de 2000 olarak aldım. Takvim işinin doğrusunu bilenler kusura bakmasınlar.)

    Basınımızın Noel ve yılbaşı uçuşu

    Basınımız Noel ve yılbaşı haberlerinde uçtu, uçarken de sıra sıra çamlar

    devirdi. Gazeteler Hazreti İsa'yı yılbaşında dünyaya getirdi, TV'ler Demreli

    Aziz Nikola'yı Noel Baba yapıp hemşehrimiz ilân etti ve arka arkaya potlar

    kırıldı. ‘‘Noel’’, ‘‘Noel Baba’’ ve ‘‘yılbaşı’’ kavramlarının doğrusunu öğrenmek istiyorsanız, bu yazıyı okuyun.

    Yeni yıl heyecanı geldi, geçti... Basınımız Noel ve yeni yıl haberleriyle dolup taştı ve pot üstüne potlar kırıldı. Meselâ Hazreti İsa yılbaşında dünyaya getirildi, Demreli Aziz Nikola ‘‘Noel Baba’’ yapılıp hemşehrimiz ilân edildi ve yılbaşı dini bir kavram zannedilip ‘‘gâvur işi’’ denildi.

    Devrilen çamları görünce, ‘‘Bu senenin sonunda belki bir işe yararlar’’ diyerek Noel ve yılbaşı hakkında birkaç küçük not vereyim dedim:

    Hazreti İsa Aralık'ta değil, Eylül'de doğmuştur. Katolik dünyasının İsa'nın doğumunu 24 Aralık gecesi kutlaması ve 24 Aralık gecesiyle ertesi günü Noel kabul etmesi Hristiyanlık öncesi bir geleneğe, günlerin uzamasının kutlanması ve takdis edilmesi âdetine dayanır. Bizim ‘‘Noel Baba’’ dediğimiz Santa Klaus'un Hristiyanlıkla hiçbir ilgisi yoktur, ‘‘Santa’’ yani ‘‘Aziz’’ Klaus Baltık ülkelerinin mitolojik kahramanıdır, kilise azizi değildir, kilise tarafından kabul edilmez. ‘‘Noel ağacı’’ kavramı da Almanya'nın Schwarzwald (Karaorman) bölgesinden yayılmış Hristiyanlık öncesi zamanlardan kalma bir gelenektir, dini bir âdet değildir. Basınımızın Noel Baba yapıp hemşehri ilân ettiği Demreli Aziz Nikola başka, Noel Baba başkadır. Bizde ‘‘Noel Baba’’ denilen Santa Klaus'la tek benzerliği, ikisinin de hediye dağıttına inanılmasıdır. Hristiyanlıkta yeri olmayan Baltık efsanesi Noel Baba'nın Noel gecesinde çocukları sevindirdiğine, kilise azizi Demreli Santa Nikola'nın ise dul kadınlarla evlenecek genç kızlara para dağıttığına inanılır ve tek ortak noktaları bu yardımlarıdır. Yılbaşı kavramının da Hristiyanlıkla bir bağlantısı bulunmamaktadır, sadece bir takvim hadisesidir. Ortodokslarda her 31 Aralık gecesi ‘‘Aya Vasili bayramı’’dır, bu bayram yeni yıl içindir ama dini değildir. Hele, Hazreti İsa'nın sevgilisi olduğu söylenen kadının adı Güneri Cıvaoğlu'nin dediğinin aksine ‘‘Mari de Magdalen’’ değil, ‘‘Maria Magdalena’’dır, isminde asalet gösteren ‘‘de’’ eki yoktur. Filistinli, halktan gelme basit bir kadıncağızdır.

    Bakalım bu yazdıklarım yıl sonunda hatırlanıp sıra sıra Noel ve Yılbaşı çamı devrilmesini az da olsa engelleyebilecek mi? Bekleyelim ve görelim...

    Bozacının şahidi şıracı mı olacak?

    Haftalardır Gazi Üniversitesi'ndeki intihal sacayağını yazıyor, Uğur Kandilci, Burçak Kayhan ve Zeynep Akı adlarındaki birisi profesör ikisi asistan üç tıp doktorunun Amerika'da çıkan bilimsel bir makaleyi makaslayıp hiç sıkılmadan kendi eserleriymiş gibi yayınlamalarından bahsediyorum.

    Gazi'den esen rüzgârlar, intihal sacayağıyla ilgili yeni haberler getirdi. Rektör, intihalin araştırılması için üç kişilik bir komisyon kurmuş ve bu sırada bir fısıltıdır yayılmış: Güya komisyondaki profesörlerden biri daha önce aynı şekilde intihalcilikle suçlanmış ama nasıl becerdiyse becermiş ve dosyası kapatılmış; yani bozacının şahidi şıracı olmuş. Komisyonun diğer üyesi ise profesörlük tezi olmadan profesör yapılmış. YÖK'e ‘‘yayınladım’’ diye bildirdiği tez aslında hiçbir yerde yayınlanmamışmış ve dolayısıyla profesörlüğü de usulsüzmüş. Anlayacağınız bendenize iş düştü ve ‘‘ne olur ne olmaz’’ diyerek bu iddiaları araştırmaya başladım.

    Şimdi gelin bir kehanette bulunalım: Komisyon, çalıntı yazının üzerinde imzası bulunan Prof. Kandilci'yi aklayacak. ‘‘Yazının dergiye Prof. Kandilci'nin haberi olmadan yollandığına’’ karar verilip suç asistanlara yüklenecek ve sacayağın bir ayağı böylece dertten kurtulacak. Ama bu arada küçük bir problem çıkacak, intihalci profesörün ‘‘haberim yok’’ dediği çalıntı yazının YÖK'e verdiği yıllık yayın listesinde yeraldığı farkedilecek, yani bilimsel hırsızlık suçunun taammüden işlendiği ve ifadelerin yalan olduğu anlaşılacak, dolayısıyla başka çareler düşünülecek. İş bu şekilde örtbas edilecek olursa siz seyreleyin bu sayfada kopartacağım gümbürtüyü...

    Gazi'nin rüzgârları ‘‘Sen gelişmeleri yazdıkça intihalciler yeni taktikler geliştiriyorlar. Bir müddet sessiz kal ve olacakları gözle’’ diyorlar. Ben ise intihalcilerin hazırlayacakları kılıfların önceden bozulması için konunun gündemde devamlı tutulması gerektiğine inanıyorum. Esmesini her zaman beklediğim Gazi'nin rüzgârları, tavsiyelerine uyamadığım için beni affetsinler.



    Etiketler:
    

      EN ÇOK OKUNANLAR

        Sayfa Başı