Gündem Haberleri

GÜNDEM

    Öteki Dünya

    Hürriyet Haber
    06.09.1998 - 00:00 | Son Güncelleme: 06.09.1998 - 00:01

    HatSA Metropolitan'da

    Sonu ‘‘SA’’ ile biten kuruluşlara önümüzdeki hafta bir yenisi daha katılıyor: ‘‘HatSA’’. Sakıp Sabancı'nın kolleksiyonunda bulunan hat, ferman ve beratların 71 adedi New York'taki Metropolitan Müzesi'nde sergilenecek. Serginin önemli tarafı, tarihî eser toplayan Türk sermayesinin kolleksiyonlarını dünyaya açmaya başlamış olması.

    New York, önümüzdeki cuma gününden itibaren 3,5 ay boyunca oldukça zengin bir sergiye ev sahipliği edecek: Sakıp Sabancı Kolleksiyonu'ndaki Türk hat şaheserlerinin 61, fermanların da on adedi dünyanın önde gelen kültür merkezlerinden olan New York'taki Metropolitan Müzesi'nde ‘‘Altın Yazılar’’ adıyla sergilenecek ve böylelikle Sabancı Holding'in sonu ‘‘SA’’ ile biten şirketler zincirine bir yenisi daha eklenecek: ‘‘HatSA’’.

    Sergide, Osmanlı hat sanatının ilk dönemlerinden 20. yüzyıla uzanan çizgisinde yazının en büyük üstadlarının kaleminden çıkma eserler var. Hattat padişahlar, kendileri gibi sanatkâr olan sıradan vatandaşlarıyla, kazaskerleriyle ve o zamanın âlimleriyle bu sergide buluşacaklar. Hatlarla beraber on adet nadir bulunur ferman ve berat da sergilenecek, iktidar mücadeleleri neticesinde canlarından olmuş şehzadelerin eserleri aynı soydan gelen padişahların beratlarıyla aynı salonda ziyaret edilecek. Türk resminin üç önemli adının, Halife Abdülmecid'in, Osman Hamdi'nin ve Şevket Dağ'ın tabloları da bu sırada ziyaretçileri süzmekte olacak. Eserler üç ay sonra New York'tan Los Angeles'e götürülecek ve yine üç aylığına buradaki County Müzesine konacak.

    Sergi, beni Türkiye'nin tanıtımına sağlayacağı katkıdan ziyade bir başka konuda sevindirdi: İş dünyamıza mensup profesyonel kolleksiyoncular ellerindeki sanat eserlerini artık dünyaya açıyorlardı ve Metropolitan'daki sergi bunun son aşamasıydı. Koç ailesine ait olan Sadberk Hanım Müzesi 449 adet objeyi iki yıl önce altı aylığına Japonya'da sergilemiş; Paris'te, Printemps'da bir ‘‘Osmanlı giysileri’’ sergisi düzenlemiş, Sakıp Sabancı da seneler önce kolleksiyonunun bazı parçalarını Moskova'da göndermişti...

    Şimdi sıra, kolleksiyon sahibi diğer iş adamlarımızda...

    ‘‘İki Devrin Perde Arkası’’nı perde arkasında katlettiler!

    Yayıncılıkta çok tehlikeli bir hareket başladı: Bazı yayınevleri eskiden çıkmış siyasi kitapların yeni baskılarını yaparken işlerine gelmeyen bölümleri ya kesiyor yahut değiştirip bambaşka hale getiriyorlar. İşte, son bir örnek: ‘‘İki Devrin Perde Arkası’’na perde arkasında edilen tecavüz.

    ‘‘İki Devrin Perde Arkası’’, Osmanlı Devleti'nin son dönemini anlatan çok önemli bir eserdi. MİT'in atası sayılan ‘‘MM Grubu’’nun kurucularından Hüsamettin Ertürk hatıralarını zamanın önde gelen gazetecilerinden Samih Nafiz Tansu'ya anlatmış, eseri Tansu kaleme almış ve mütareke yıllarının karanlıkta kalan birçok hadisesi bu kitapla aydınlığa kavuşmuştu.

    İlk baskısı 1957'de çıktı, sonra defalarca basıldı ve tarihçilerle o dönemin meraklılarının temel başvuru kaynaklarından oldu. Derken seneler geçti ve ‘‘İki Devrin Perde Arkası’’ geçenlerde yeniden yayınlandı: Sokaklarda başında ciğer rengi püsküllü bir fes, elinde de sopayla dolaşan Kadir Mısıroğlu adındaki zatın kontrolündeki ‘‘Sebil Yayınevi’’ tarafından...

    Ama ne yayın!..

    Yayınevi kitabı ne hale getirdiklerini önsözde hiç sıkılmadan itiraf ediyor, eski baskılarda ‘‘hâkim güçlere karşı zoraki bir taviz maksadıyla yer alan bazı ibarelerin çıkarıldığını’’ müjdeliyordu. Bu, ‘‘Kitabın işime gelmeyen yerlerini kestim, bu cür'eti kendimde buldum, esere tecavüz ettim’’ demekle aynıydı ve Ertürk'le Tansu'nun kitabı ardarda tecavüzlerle perişan edilmişti. Zülf-i yâre dokunan bazı kelimeler değiştirilmiş, meselâ Hüsamettin Ertürk'ün, kanlı 31 Mart ayaklanmasının lideri Derviş Vahdeti için kullandığı ‘‘softa’’ sözü ‘‘hoca’’ya çevrilmişti (sah:37). Ama asıl rezalet başkaydı, sayfalar dolusu paragraf makaslanmıştı.

    İşte, kafası fesli Osmanlı tacirinin sansür ettiği birkaç paragraf:

    ‘‘...Abdülhamid son derece vesveseli olduğu için böylece emniyet tertibatı almış bulunurdu. Onun geceleri huzur içinde geçmez, uyanır, uyur, sağa, sola döner ve bazan da korkunç ruyalar görürdü’’ (ilk baskı, sah:20).

    ‘‘...Aynı padişah (yani Abdülhamid) ve aynı hükümet İstanbul'a gelmiş olan Rumeli avcı taburlarını bir irticaa teşvik eyleyecek ve 31 Mart faciası gibi Osmanlı tarihinde leke sayılacak sahifeyi yazdıracaktı’’ (ilk baskı, sah:30).

    Eski baskının 60. sayfasında Midhat Paşa'nın Taif'te boğdurulmasından söz ediliyordu. Yazarlar hadiseden Abdülhamid'i sorumlu tutuyor, metin ‘‘...Abdülhamid bu ceza ile de halkın nazarlarından düşmediğini gördüğü paşaların vücudlarının ortadan kaldırılmasına karar vermiş...’’ diye başlayıp devam ediyordu. Yeni baskıda bu kısım hiç yoktu, 592 sayfalık ilk baskının daha birçok bölümü de... Kafası fesli eli sopalı Osmanlı tacirinin gazebine uğramış, kesilmişlerdi.

    Şimdi, ‘‘İki Devrin Perde Arkası’’nı hiç sıkılmadan bu hale getirenlere soruyorum: Elâlemin hayratına dokunma ve Abdülhamid'in siyasi bekçisi kesilme hakkını size kim verdi? Böyle bir iş becermekle Abdülhamid'i yücelttiğinizi mi zannediyorsunuz? Ve en önemlisi: Bilim namusu ve haysiyeti denilen kavramlardan nasibinizi hiç mi almadınız?

    Kitabın yayın hakkının Sebil Yayınevi tarafından nasıl elde edildiğini, basım için gerekli kanuni izinlerin varislerden istenip istenmediğini bilmiyorum. Ama rahmetli Hüsamettin Ertürk'le Samih Nafiz Tansu'nun mirasçılarına bir çağrım var: Böylesine hayâsızca işlenmiş bir fikir cinayetini karşılıksız bırakmayın ve bu cins adamlara karşı sessiz kalmayın! Harekete geçin, ‘‘İki Devrin Perde Arkası’’na perde arkasında tecavüz eden kişilerden yaptıklarının hesabını sorun!

    Yüzyıllar sonra New York’talar

    Şeyh Hamdullah:

    Türk hattının en büyük üstadı olarak bilindi. 1430'lu senelerde Amasya'da doğdu, Fatih'in oğlu Bayezid'le şehzadenin Amasya valiliği sırasında başlayan tanışıklığı zamanla yakın bir dostluğa döndü, Bayezid'in tahta geçmesinden sonra İstanbul'a geldi ve sarayda vazife aldı. Türk yazısına yepyeni bir kimlik vermesiyle tanınan ve eserlerini ‘‘Kendi küçük günahı büyük Hamdullah’’, ‘‘Türlü belâlara müptelâ Hamdullah’’ gibisinden mütevazi sıfatlarla imzalayan hattat dünyadan 1520'de ayrıldı.

    Yesârî Mehmed Es'ad Efendi:

    Vücudunun sağ tarafı felçliydi, devamlı titreyen sol eliyle yazardı ve ‘‘solak’’ anlamına gelen ‘‘Yesarî’’ sözü bu yüzden zamanla hattatın ismi gibi oldu. Genellikle İran'da kullanılan ‘‘talik’’ türüne Türk kimliği veren hattat sadece yaşadığı çağın değil, Türk hat tarihinin bütün dönemlerinin en büyük isimlerinden biriydi. Bugün ‘‘talik’’ yazan Türk hattatların tamamı, 1798'de ölen Yesarî'nin üslubunu devam ettiriyorlar.

    İkinci Mahmud:

    Siyasette batılı, özel hayatında ise tam bir doğulu olan Sultan Mahmud, hat derslerini Kebecizade Mehmed Vasfi Efendi'yle Mustafa Rakım'dan aldı. Yazıları hocası Rakım Efendi tarafından tashih edildikten sonra imparatorluğun çeşitli yerlerindeki binalarla abidelerin üzerine asılırdı. Hattatların ‘‘herkesin anlayabileceği ve ağdalı üsluptan uzak biçimde’’ yazmalarını isteyen İkinci Mahmud'un iktidarı, Türk hat sanatının en parlak dönemlerinden biri oldu.

    Necmeddin Okyay:

    Hattatlığının yanısıra cild ve mürekkep yapımında, ebruda, kağıt cilâlamada ve okçulukta da üstad kabul edilen Necmeddin Okyay hayata 1976'da, 93 yaşında veda etti. Ardında bıraktığı yüzlerce eserden başka, hat sanatının genç nesillere aktarılmasındaki en büyük hisselerden biri ona aitti. Bugün ‘‘talik’’ denilen yazı biçimini devam ettiren hattatların hemen tamamı Necmeddin Okyay'ın ve öğrencilerinin yetiştirdikleridir.

    MİMARLAR ODASI İstanbul Büyükkent Şubesi:

    Gönderdiğiniz bir buçuk sayfalık mektubun ihtarname mi, ihbarname mi, ibraname mi, ıkrarname mi, hakaretname mi, istintak vesikası mı, karamelâ mânisi mi yoksa bilmece mi olduğunu metne musallat bulunan dil garabetinden dolayı bir türlü anlayamadım. ‘‘Biçeminizle yapmaya çalıştığınız ihbarınıza itibar’’, ‘‘ÇED uygulamaları ve hukuk kazanımları’’ gibisinden ifadelerin mânâsını ve aynı mektubun APS ile iki defa gönderilmesinin esrarını çözmekten de âcizim. Onun için iyisi mi, bana bu Türkçeyle ve bu üslûpla değil; meramınızı daha iyi anlatabileceğiniz bir başka dille yazın. Japonca ve Hintçe bile makbulümdür.






    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNANLAR

      Sayfa Başı