Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Osmanlı mirası

Atalarımız Osmanlı’dan kalan, bize has bir hukuki ve iktisadi davranış geleneğimiz var. Bugün bu kültür mirasından bahsedeceğim.YOK KANUN; YAP KANUNMalumunuz, toplum hayatı kanunlara dayanmaya mecburdur. Batılılar buna ‘kanun hakimiyeti’ bizler ise ne hikmetse ‘hukukun üstünlüğü’ deriz. Yaşanılan ülkenin kanunları dinsel veya bilimsel kökenli (laik) olabilir. Herkes kanunlara uymaya mecburdur. Aksi takdirde karmaşa çıkar. Bundan daha da önemlisi, devlet adına karar verenlerin, belli bir kanunun belli bir maddesine göre hareket etmesi şarttır. Yoksa, aldığı karar ne kadar doğru olursa olsun başı belaya girer. Devletin tepe yöneticileri, yani müsteşarlar, genel müdürler, daire başkanları, müdürler ve müfettişler öncelikle ‘kanun hafızı’ olurlar. Her ne kadar yararlanabilecekleri hukuk büroları olsa da, bizzat hafız olmakta sayılamayacak kadar yarar vardır. Nasıl din adamları ezberden, Kur’an ayetlerini söylerse, üstat bürokratlar da kanun numaralarını, adlarını ve maddelerini ezberden söylerler. Bu sırada da sağdan yukarı doğru bakılır. Bu duruş, muhatabı çok etkiler. Kanunların yetmediği yerlerde, kararnamaler, tebliğler, genelgeler, özelgeler zikredilir. Aynen din hocaların, verdikleri fetvalarda Kur’an ayetlerini, hadis, sünnet ve icma hükümleriyle pekiştirdiği gibi, hukukçular ve bürokratlar da ‘görüş’ bildirirken láik şeriatın en gölgede kalmış hükümlerini bulup çıkarırlar. Amaç sureta ‘kanun hakimiyetini’ sağlamaktır. Asıl gaye ise, ya bildiğini okumak, ya da iktidar ve servet sahiplerinin isteklerini yerine getirmektir. Ama yapılanın dini veya laik şeriata (mevzuata) uygun olduğunu söylemek de şarttır. En keskin nefesli hocaların bile, bir an gelip iktidar sahiplerinin ihtiyacı olan ‘fetva’yı veya ‘görüş’ vermeye ilimleri yetmez. O zaman konu iktidar sahibine arzedilir. Bu gibi durumlarda Osmanlı babalarımızın bize vasiyeti derhal gerekli kanunları çıkarmaktır. Son bir kaç yıl içinde Avrupa Birliği mevzuatına uyumda gösterdiğimiz hızı ve esnekliği anlamayanların Osmanlı’nın evladı olan bizlerin ‘yok kanun, yap kanun’ ustalığımızı bilmediklerini zannediyorum. YOK PARA, BUL PARA Osmanlı atalarımız da şimdiki ‘vizyon sahibi’ siyasiler, devlet ve şirket yöneticileri gibi, durmadan çoğu fantezi bir sürü proje üretirdi. Bu kapsamda camiler, saraylar, konaklar, hanlar, hamamlar, medreseler, kervansaraylar, su bentleri, kaleler, surlar, harp gemileri, saat kuleleri gibi çok değişik eserler tasarlanmıştır. 19. asrın ikinci yarısında proje üretmenin cılkı çıkınca, devrin mizah yazarları ‘Fantasya kıtır, fülüs mafiş’ (Fantezi proje çok, para ise yok) diye bir tekerleme bulmuşlar. Hatırlarsanız, bir iki yıl önce Osmanlı Bankası müzesinde bu konuda harika bir sergi vardı. Peki para olmayınca ne yapılacak? Düstur basit: ‘Yok para, bul para’. Osmanlı anlayışında maliyecilik ‘borç’ almaktır. Bugün bile kamu ve özel sektör maliyecilerimiz, aldıkları borçların ne kadar büyük olduğuyla övünmüyor mu? Özel banka genel müdürleri, eski borçlara, yeni borçla takla attırınca, böbürlenmek için Londra’ya gazeteci götürmüyor mu? Bakanlarımızın rütbeleri, AB’den, Dünya Bankası’ndan veya IMF’den aldıkları kredinin büyüklüğüne göre sıralanmıyor mu? IMF, niçin ‘yatırımlara devlet teşvikleri’ konusunda bu kadar huysuzlanıyor diye merak edenler unutmasın: Yok para, bul para. Maliyecileri, değil misin? Son Söz: Yapılamayanlar, yapılamayacakların teminatıdır.
X