"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

Onsuz bir hayat düşünemiyorum

BENİM için geç kalmış bir milat oldu Gülşah Balbay röportajı.

Ve Balbaylar tek değil.
Bir sürü eş, çocuk, kardeş daha var hem Ergenekon hem de Balyoz davasıyla ilgili yaşadıklarını, çektiklerini anlatmak isteyen...
Ama ne yazık ki her zaman onları tatmin edecek kadar yer bulamıyorlar medyada. Orada başka bir dünya var oysa. Üzücü bir dolu hikâye. Ama deniyor ki: “Bütün tutukluların bu tür hikâyeleri var”, evet öyle, var, keşke onların hikâyeleri de yansısa gazetelere, televizyonlara.
Biz gazeteciyiz vazifemiz bu, elimizden geldiğince insanların öykülerini aktarmak.
Sırf merakımdan iki duruşma izledim, daha da izlemek istiyorum.
Siz de gidip görün, sizi de yakalayacak şeyler olacaktır mutlaka.
Hayal ettiğinizden farklı olacağına kesin gözüyle bakabilirsiniz.
Zaten sanıkların talebi de bu.
Davaları herkes izlesin, hatta mümkünse televizyondan naklen yayınlansın.
Geçen cuma hurriyet.com.tr’ye “Bir aceminin Silivri notları” diye bir izlenimlerimi yazdım, gözlemlerimi aktardım. Aslında herkesin istediği aynı: Adil yargılanma hakkı. Ama sorun şu ki, oradaki insanlar öyle olmadığını iddia ediyorlar. Ve uzun süredir herhangi bir hüküm giyemeden yatıyorlar.
Bu haksızlık değilse nedir?
Bir gazeteci, toplumdaki bir haksızlığı dile getirirse doğrusu bu değil midir?
Varsa bir suçu, söyle, kanıtla, yargıla, cezasını çeksin.
Dün Başbakan da televizyonda söyledi: “Ben de bilmiyorum cezaevinde 4 ay niye yattığımı...”
Müyesser Yıldız da bilmiyor, neden girdiğini de, neden
çıktığını da...
Ahmet Şık ve Nedim Şener de...
Bir belirsizlik hali söz konusu.
Sizi pazar günü başlayan Gülşah Balbay röportajıyla baş başa bırakıyorum...

/images/100/0x0/55eab86ff018fbb8f8926ad9

BABAM REHİN Mİ ALINDI?

Tren köprüsünün altında avaz avaz bağırmak istiyor musunuz?
- Evet, bazen odanın kapısını kapatıp hüngür hüngür ağlamak istiyorum. Ama bunlar çok normal. Deniz ve Yağmur’u görünce hemen güçleniyorum. Onlar yanımdaysa iyiyim ben.
Eşiniz, “Cezaevinde gecenin saati yok” diyor...
- Benim için de öyle. Çarşambaları açık görüşe gidiyorum, o kadar çok hızlı geçiyor ki. Ama sonraki görüşe kadar geçen
6-7 gün, bana bir ay gibi geliyor.
Görüşten görüşe yaşıyorum sanki. En kötüsü, umutla gidiyorsunuz, “Alacağız, döneceğiz” diyorsunuz, sonra yine yok, yine yok, yine yok.
Küçük anlamıyor, babayı orada görevli zannediyor. Büyüğe nasıl anlattınız?
- Basitleştirerek. “Bu ülkeyi yönetenler babanın eleştirilerine dayanamadılar. Yazmaması, çizmemesi ve artık daha fazla insana konuşmaması için onu içeri aldılar” dedim. “Rehin alındı gibi bir şey mi?” diye sordu. “Evet” dedim. Böyle anlıyor. Zaten siyasetin bizzat içinde büyüdü. 10 yaşında ama aklı yetiyor, algılıyor. Babasının yazdığı yazılar, kitaplar ortada. Aslında gazetecilik yaparken de eşim, siyasetin de içindeymiş, gazetecilik görevlerini yaparken farkında olmadan, siyaset de yapmış. Biz bunu hissettik. Şimdi de içerideyken de anlatmaya, yazmaya, direnmeye devam etmeliyiz diyoruz. Çürümeyeceğiz.
Siz ve eşiniz bir bütün gibisiniz. O içeride, siz dışarıda, birinci çoğul şahıs konuşuyorsunuz...
- Bizim için öyle. Ama insanların zorluklar karşısında, bağlanmaları gerekirken, ayrılmalarını da anlıyorum. Öyle şeyler de oluyor. Hoş görüyorum. Herkes bu kadar güçlü olmayabilir, zor çünkü. Ben kimseyi yargılamam. Ama ben Mustafa’yı çok seviyorum, onsuz bir hayat düşünemiyorum.
İçeride, o hücrelerde kamera da var değil mi?
- Elbette. İzleniyor.
Ağlasa da görecekler...
- Ağladığı zamanlar da olmuştur. Bu bir zaaf değil, güç kaybı değil, insanız hepimiz. Ama ben eşimin ağladığını hiç görmedim, benim önümde ağlamadı. Gerçekten güçlü. Yazılarından da fark edersiniz, ruhen çöküntüye uğramış birinin yazıları değil onlar...

Duruşmalar bir işkence

Duruşmalar, başlı başına bir işkence. Eskiden öğle aralarında yan yana oturabiliyorduk, şimdi bariyerlerden uzaktan uzağa konuşuyoruz. Özel bir şey için bile bağırmam gerekiyor. Yağmur görmek istiyor, babayı kucaklamak istiyor, jandarmalar “Hayır” diyor, Deniz koşuyor, Deniz’i tutuyorlar. Biz duruşmalara gelmiyoruz. Yüreğim kaldırmıyor. Görüşlere
geliyoruz.

Yurtdışına şikâyet etmek istemezdik

- Biz hiçbir zaman, ülkemizi yurtdışına şikâyet etmek istemezdik. Kendi sorunlarımızı kendimiz halletmeliyiz, kendimiz başarmalıyız. Bunu istedik. Bir başkası bize dışarıdan gelip demokrasi dayatmamalı. Ama baktık ki hukuk yolları tıkanıyor, yargının bağımsızlığına olan inancımızı yitirdik, yurtdışında gittik.

Şehir şehir, il il gezmişler

- Mustafa’nın gezme, yeni yerler keşfetme duygusu babasından. Babası, kamyon şoförü. Yaz tatillerinde iki oğlunu alıyor, yola çıkıyor. Şehir şehir, il il dolaşıyor. Bir ilden portakal alıyor bir başka yere götürüyor, sonra karpuz alıyor, başka bir yere. Bu şekilde eşim çok gezmiş, Türkiye’nin en ücra köşelerine kadar gitmiş. Her ortama girer, insanlarla rahat tanışır, çabuk adapte olur.

Gitmeliyiz, ulaşmalıyız o bizi bekliyor

- Bir gece acayip kar var Ankara’da, diz boyunu geçmiş: “Acaba bu havada, Ankara’dan Silivri’ye gidebilir miyiz? Kazasız, belasız başarabilir miyiz?” Cumhuriyet’in şoförü olan beyefendi, “Gülşah Hanım, biz yaparız” dedi. İnanır mısınız, yolda bir tek biz vardık, kaya kaya geldik. Karı bile dinlemedik. Öyle bir duygu oluyor, gitmeliyiz, ulaşmalıyız, o bizi bekliyor.

Semaverin buharında pişen sebzeler

- Cezaevinde verilen yemekleri yemiyor. Meyve ve sebze yiyor. Bir de Dardanel ton. Kantinde dondurulmuş döner satılıyor, et ihtiyacını da öyle karşılıyor, onları çorbanın içine koyuyor. Mutfak yok. Sebzeleri, makarna süzgecine koyuyor, semaverin buharıyla pişiriyor.

Kimler kara listede hadi söyle

- Her seferinde arayanları, selam gönderenleri söylüyorum. Espriyle karışık, “Kimler kara listede hadi söyle?” diyor. Kimler hiç aramadı manasında. Böyle bir durumda, dostu, düşmanı çok iyi ayırt ediyorsunuz ama ben eşime arayanları söylüyorum, aramayanları değil.

/images/100/0x0/55eab86ff018fbb8f8926adb

17 saat su kesintisi

Su kesintisini anlamak mümkün değil. 17 saat kesiliyor. Sırf bu yüzden, hücrede olmak bir avantaj. Koğuşta olsa, suyun aktığı sürede hangi biri yıkanacak. Eşim bidonları alıyor, avluya koyuyor, su ısınıyor, onunla duş alıyor.

Muayeneden hep kaçtı

Eşim muayene olmaktan hep kaçtı. En son dişi ağrıyordu. “Ne yaptın tedavi oldun mu?” dedim, “Günde beş altı kez fırçalayarak hallettim” dedi. Hastaneye filan gitmek istemiyorlar kaçıyorlar. Oradaki muayene, bindikleri araç, hepsi ayrı birer sıkıntı. Levent Bektaş var, emekli albay. Üzüntüden gözüne katarakt inmiş, Silivri Devlet Hastanesi’ne sevk etmişler, bir operasyon yapmışlar, yeterli pansuman yapılmadığı için gözü enfeksiyon kapıyor ve kör oluyor. “Buna da şükür!” diyorlar. En azından diğer göz sağlam. Daha neler neler var böyle.

Önyargılı meslektaşlar

Balbay’a karşı önyargılı davranan meslektaşları oldu. Zannettiler ki Balbay suçlu, işleri karıştırdı, askerlerle çok içlidışlı oldu. Ankara’da olan bir gazeteci. Ankara’da ne var? Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genelkurmay. Mecburen görüşmek zorunda. Aksi takdirde mesleğini yapamazdı, bu kadar uzun süre Ankara temsilcisi olarak kalamazdı.

X