"Melike Karakartal" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Melike Karakartal" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Melike Karakartal

“Önce insansınız, sevin birbirinizi” deseydi...

Saçlarımızı tel tel yolarken bir anda kahkahalar atmaya başladığımız, sonra da hüngür hüngür ağlayıp ufuklara baktığımız şu günlerde nasılsın, sevgili burnu biber gazından yanan Habitus okuru.

Başbakan’ın Türkiye toprakları üzerinde yaşayan herkesin başbakanı olduğunu kendisi hatırlamıyorsa birilerinin bunu ona hatırlatması şart sevgili bağzı Habitus okuru.
“Bunlar” dediği kitlenin, kendinden farklı düşünenlerin de bu topraklarda, anayasa ile korunan haklarının olduğunu söylemesi şart sevgili adalet duygusu kuvvetli Habitus okuru.
Türkiye bir “Ak Parti Dünyası” değil, devlet adına halkın başına geçmişlerin keyiflerine göre “iyi vatandaş” ve “kötü vatandaş” olarak ayırabileceği bir ülke hiç değil.
Yanılıyor muyum?

* * *

Günler boyunca, farklı şehirlerde konuşma dinledik. Üç aşağı beş yukarı aynı sözler.
Camide içki içilmediği kanıtlanmışken, hâlâ “içki içildi” diye direttikçe, insan isyan ediyor.
Çünkü tehlikeli bir iş yapıyor, toplumun bir kanadının diğer kanadına karşı nefretle dolmasını sağlıyor.
“Bunlar”ın sözde vandallığını, teröristliğini, marjinalliğini, polise saldırdığını, “derin oyunlar” oynadığını, oynamasa bile birilerinin maşası olduğunu, camiye içkiyle girdiğini tekrarladıkça, kitlesinin nefretle dolmasını sağladığı gibi oylarını da sağlamlaştırıyor.
Parklara sopalarla dalmaktan, Twitter’da küfürle saldırmaktan imtina etmeyen güruha “yürüyün, arkanızdayım” diyor.
Bu adamlar “Ne pislikler var memlekette” diye geçiriyorlar içlerinden. Twitter’da yazdığınız cümlelere küfürle yanıt veriyor, vahşi bir sahiplenme duygusuyla, gözlerini körleştiren bir hınçla insanın üzerine geliyorlar.
Peki bu kontrolsüz nefret başka bir tarafa yönlenebilir miydi? Nefret sahipleri, “inananlar” ve “inanmayanlar” olarak ayırdıkları insanların “kendi gibi olmayan” tarafını da kucaklayabilirler miydi?
Elbette. Bu nefrete onları kim yönlendiriyorsa, lafa her zamanki gibi “Kusura bakmayın” diye başlayıp “Biz bu koltuğa Türkiye’de yaşayan herkesin hakkını korumak, herkesi anlamak için oturduk, birkaç sivri polise taş attı, vandallık yaptı diye ülkemin insanlarının yükselen sesini duymazlıktan gelmeyeceğiz” diye devam edebilirdi.
“Birbirinizi sevin, hepiniz, her şeyden önce insansınız” diyebilirdi. İşte o zaman bugün farklı şeyler konuşuyor olurduk...

Kendine güvenin altında ne var?

Siyasette sevgi olmaz, orasını anladık ama tüm bu sertliğin ve kibrin itibar kaybetme korkusundan kaynaklandığını biliyoruz artık. Çünkü hiçbir lider, hiçbir demokraside halkına bu kadar kulak tıkamaz.
Her konuda en iyisini bildiğini iddia ettiğin ama bilmediğin için, birilerinin senden daha çok kafasının çalışıyor olması ihtimali paranoyanı artırır.
“Dış güçler” fikri bir karabasan gibi çöker göğsünün üstüne.
Peki ne yaparsın?
Kendine duvarlar örer, o duvarlara yaklaşanları geri püskürtürsün. Herkesi kucaklamak yerine bir kibir duvarı örersin, çıkış yolunu “biz” dediğin topluluğu sağlamlaştırma stratejisi üzerine kurarsın.
Bürokrasi dili bile ortadan kalkabilir. Hem kendi ülkende hem de uluslararası platformda kendi kibrinde boğulabilirsin.
“Evdeki kibir” ise tadından yenmiyor: Yakında “Atom fiziğini bilim adamlarına soracak değiliz. İcap ederse atomu parçalamayı da biliriz” dese, eminim kimse şaşırmaz.
Hakikaten merak ediyorum, işi uzmanına bırakmayı bile “yenilgi” olarak algılamak nasıl bir ruh haline işaret ediyor?
Herkese kucak açmaya fırsatı varken bunu kullanmayan bir siyasetçiyi izliyoruz. Her gün, her saat, her dakika.

X