"Ahmet Hakan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ahmet Hakan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ahmet Hakan

Ona öyle demezler

BİRİ topu kaldırdı:<br><br>“Sen var ya sen! Nasrettin Hoca gibi adamsın vallaha.”

Diğeri sert vurdu:
“Hop! Birazcık delikanlı ol, canımı ye. Bir de Kasımpaşalı olacaksın.”
* * *
Biri mavra yaptı:
“Sen önce yürüyen merdivene nasıl binilir, onu öğren.”
Diğeri boşluğu yakaladı:
“Sen de önce beygire nasıl binilir, onu öğren.”
* * *
Biri ufaktan dalgasını geçti:
“Van Gölü’ne deniz denmez, ‘göl’ denir. Sana mektepte coğrafya öğretmediler mi aslanım?”
Diğeri bel altı çalıştı:
“Sen de makam arabanda bayılmadın mı? Arabanın camı balyozla kırılmadı mı? İlacın dozunu mu kaçırmıştın ağa?”
Biri kafa buldu:
“Kaynak nerede diyoruz, benim adım Kemal diyor. O zaman sana ‘Kaynak Kemal’ diyelim.”
Diğeri savunmaya geçti:
“Ben hesap uzmanıyım. Hesap uzmanlığında Türkiye üçüncülüğüm var. Sen aritmetik bile bilmezsin.”
* * *
Biri yine coğrafyadan tek daldı:
“Libya’yı haritada göster, dişimi kırarım.”
Diğeri eski bir defteri açtı:
“Sen önce futbol oynamasını öğren... Futbol oynarken kolunu kırdın. Futbol ayakla oynanır beyim, kolla değil.”

Fahriye Evcen için bir şiir

FAHRİYE Evcen adlı oyuncu, Özcan Deniz’le olan fırtınalı ilişkisini bitirmiş ve saçının renginde radikal bir değişikliğe gitmiş.
Gazetelerin dünkü magazin sayfalarında bu haber köpürtülmüştü.
Kimi “İlişki bitti saç değişti” başlığını atmış.
Kimi “Ayrılınca saçını soğan rengine boyattı” demiş.
Kimi de “İnsan bu kadar mı değişir” diye şaşkınlık belirtmiş.
* * *
Bu haberleri okuyunca benim aklıma sadece Orhan Veli’nin “illusion” adını verdiği şiir geldi.
O zaman Fahriye Evcen için gelsin o şiir:
“Eski bir sevdadan kurtulmuşum / Artık bütün kadınlar güzel / Gömleğim yeni / Yıkanmışım / Tıraş olmuşum / Sulh olmuş / Bahar gelmiş / Güneş açmış / Sokağa çıkmışım, insanlar rahat / Ben de rahatım.”

Ankara kitapları

YAZIMI bitirdikten hemen sonra yola çıkıyorum.
İstikametim: Ankara...
Yolculuk kitaplarım çoktan hazır. Kitaplardan ilk ikisi hayli güncel:
Yazar Emrah Serbes’in “Behzat Ç.” adlı diziye de kaynaklık yapan muhteşem romanları: “Her Temas İz Bırakır” ile “Son Hafriyat”...
Diğer kitabı ise sahaflardan buldum.
Ortadoğu kulislerini gayet iyi bilen, eskinin “Demirel dostu” gazetecilerinden Lütfü Akdoğan’ın “Krallar ve Başkanlarla 50 Yıl” adlı iki ciltlik kitabı.
İkisi de hem yolculuğa, hem Ankara’ya uygun.
Mutluyum. Çünkü hiç canım sıkılmayacak.

Soner Yalçın olayından çıkardığım on bir ders

BİR: Kimseye güvenmemeliyim. İçeri düştün müydü, ayağın tökezledi miydi, adamın üstüne çullanıverirler.
İKİ: Ben içeride savcının “O haberi niye yaptın? O başlığı niye attın?” türü sorularına yanıt verirken, dışarıdakiler “Bunun basın özgürlüğüyle ne ilgisi var canım, adam örgütten içeri alındı” diye yazabilirler. Yani her şeye hazırlıklı olmalıyım.
ÜÇ: Eğer içeri düşersem, “Ben Abdi İpekçi’nin mirasını üstlendim” ya da “Ben bugünün Uğur Mumcu’suyum” gibi büyük laflar etmemeliyim.
DÖRT: Telefonda konuşurken kamu önünde konuşur gibi konuşmalıyım.
BEŞ: Hemen ve derhal bilgisayarımdaki bütün notları temizlemeliyim.
ALTI: Allah’tan yazılı not almıyorum ama yine de eski mektupları falan şöyle bir karıştırsam hiç fena olmaz.
YEDİ: Bu zamana kadar hep “Bizde iyi kötü basın özgürlüğü var” diyordum. Artık bu tür cümleler kurmasam iyi olur.
SEKİZ: En demokrat bildiğim kalemler bile, bir gün içeri düşersem “Ahmet Hakan mı demokrat? Bırakın canım... Nokta dergisi basılırken tek bir satır bile yazmamıştı” diye yazabileceklerini hesaba katmalıyım.
DOKUZ: Haklarında yazdığım ya da yazmadığım magazin figürlerinin, köşe yazarlarının, siyaset erbabının, mekan sahiplerinin üzerimde “Oh olsun” diye tepinmelerine şimdiden hazır olmalıyım.
ON: Eğer bir gün içeri düşersem, hangi konudan içeri düştüğüme bakılmaksızın, “Ama o da Nişantaşı’ndan fazla söz etmişti” bile denilebilir. Buna da hazır olmalıyım.
ON BİR: Telefonlar dinleniyordur diye Kaddafi hakkında bile yorum yapmaktan ödü kopan anneme artık gülmemeliyim.

Başbakan haklı

NE yalan söyleyeyim, ilk etapta ben de en azından içimden “Mübarek’e racon kesiyordun ey Tayyip Erdoğan, hadi şimdi Kaddafi’ye de racon kes” diye geçirdim.
Fakat sonra “acı gerçeği” fark ettim:
Kaddafi gibi bir psikopatın elinin altında 25 bin vatandaşı bulunan bir ülkenin başbakanının sesini çıkarmaması gayet doğaldır.
Hatta...
Kaddafi’ye “elinde 25 bin rehine bulunan bir deli”ye nasıl davranılması gerekiyorsa, öyle davranılmalıydı.
Başbakan da öyle davrandı, davranıyor.
Kısacası Başbakan Tayyip Erdoğan’ı, “Hadi Kaddafi’ye çaksana... Çakamazsın değil mi?” diye sıkıştırmak, ucuz politika yapmaktan başka bir şey değildir.
Başbakan Erdoğan, bu konuda sonuna kadar haklıdır.

Son noktayı bir kadın koydu

 “KADINLAR dekolte giyince, taciz kaçınılmaz olur” şeklindeki pespaye görüşe son noktayı bir kadın koydu.
Hem de başörtülü, ilahiyatçı ve kendisini “dindar feminist” diye tanımlayan bir kadın koydu.
Hidayet Şefkatli Tuksal, önceki akşam “Tarafsız Bölge”de şöyle dedi:
“Hac ibadeti sırasında bile kadınlar tacize uğruyorlar.”
Bu son noktadır.
Neden mi?
Şundan dolayı:
Örtü var mı? Var.
Ortam uhrevi mi? Uhrevi...
Orada bulunan kadın ve erkekler kendilerini kutsala adamış durumdalar mı? Durumdalar.
Peki bu durumda bile bir “taciz” vakası söz konusu olabiliyorsa, “dekolte” ile “taciz” arasında doğrudan bir bağ kurulabilir mi?
Eh artık bu soruya ilahiyatçı profesör ile ona destek çıkan muhafazakar yazarlar cevap verirler herhalde.

X