"Ertuğrul Özkök" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ertuğrul Özkök" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ertuğrul Özkök

Ölüm döşeğinin başucu kasetleri

<B>BANA </B>göre Türkiye'nin en güzel kadınlarından biriydi. 12 Eylül'ün sokağa çıkma yasağı gecelerinde, Ankara'daki küçük cemaatimizin <B>‘‘Fahriye Abla’’</B>sıydı.

Yanlış anlamayın, yaşı ‘‘ablalık’’ yaşı değildi.

Ama yine de o bizim ‘‘En güzel Fahriye Abla'mızdı’’.

* * *

Her şey bir gün göğsünde beliren küçük bir yumruyla başladı.

O yakıştıramadı.

Bizler ise hiç yakıştıramadık.

O muhteşem kadının göğsündeki yumruların adını koymaya hiçbirimiz cüret dahi edemedik.

Ne bileyim konduramadık...

İşin en kötüsü, doktorları da konduramadı...

O yumruların habis birer mahluk olduğunu öğrendiğimizde, artık hepimiz için çok geçti.

Yurtdışına gitti.

Hiç şüphemiz yoktu, o bunu atlatacaktı.

Bizim en güzel arkadaşımız, o mest edici silueti ve duruşu ile yine hepimizi bir arada tutmaya devam edecekti.

Emindik...

Sonra haberler kötüleşmeye başladı.

Kemoterapinin alıp götürdüğü saçlarının yerine geçen peruk, gittikçe mahzunlaşan yüzünün üzerine bir türlü oturmuyordu.

Böyle umutsuz bir anında Türkiye'ye döndüğü gün başına talihsiz bir olay geldi.

Eşiyle ilgili çok tatsız, onu çok etkileyecek bir haber ‘‘Hürriyet’’ Gazetesi'nin manşetine çıkmıştı.

Ben o sırada Ankara Temsilcisi'ydim.

Uçaktan indiği an, gazetenin manşetini görmüştü.

Bütün Türkiye'nin ışıkları bir anda onun üzerine çevrilmişti.

O evine girerken, genel yayın müdürü beni arayıp, onun görüşlerini almamı istemişti.

‘‘Kusura bakmayın, yapamam’’ demiştim.

O da, müthiş bir olgunlukla, ‘‘Çok iyi anlıyorum’’ demişti.

* * *

Sonra evine gitmiştim.

Kapıda iki ayrı gazetenin arabası bekliyordu. Fotoğraf makinelerinin objektifleri evi tarıyordu.

Yakın bir hastaneye gidip iğne yaptırması gerekiyordu.

Utancından dışarı çıkamamıştı.

Orada benim gözlerimin önünde, iğneyi kendi yapmıştı.

Gazetecilik hayatımın en acılı anlarından biriydi.

Çok sevdiğim mesleğimle aramda soğuk rüzgárlar esmeye başlamıştı.

Artık kaçınılmaz bir sona gittiğini biliyordu.

Ama o gün, o beni teselli ediyordu.

O gün çok ağlamıştım.

* * *

Onu son defa Ankara'daki hastanenin odasında gördüm.

Seynan Levent, ‘‘Son bir defa gelsen iyi olur. İki üç gün daha gelemezsen çok geç olabilir’’ demişti.

Gitmiştim.

Seynan'a ve bana çok kızmıştı.

‘‘Niye habersiz geldiniz’’ demişti.

Bir süre dışarda beklemiştim. Makyaj yapmış, artık başına iyice bol gelen peruğunu takmıştı.

Yanaklarından öperken hálá niye habersiz geldim diye beni azarlıyordu.

Elleri artık yok olmuştu. Gözleri de yok olmuştu.

Ama o bakışları hálá oradaydı.

Keskin, kararlı, tarafsız, eleştirici.

Ve kadın bakışları...

Yatağının dibindeki komodinin üzerinde video kasetleri vardı.

Film seyrederek o kaçınılmaz hududu geçmeye hazırlanıyordu.

Gözüm insiyaki biçimde kasetlere takılmıştı.

En üstteki kaset, ‘‘Seks, Videoteyp ve Yalanlar’’ filmiydi.

Dünyanın en güzel arkadaşım, hálá hayata asılıyordu.

Kaseti gördüğümü fark edince, bana bakmıştı.

Yüzünde sadece şu ifade vardı:

‘‘Evet, hálá böyleyim...’’

İki gün sonra öldü.

Zaten küçük cemaatimiz de yavaş yavaş dağılıyordu.

Galiba son defa o gün, onun cenazesinde bir araya gelmiştik.

Onun cenaze töreni, hayatımızın bir bölümünü kapatma törenine dönüşmüştü.

* * *

Biliyorsunuz, George Harrison da ölüyor.

Geçen gün Ringo Star ve Paul McCartney hastanede onun ziyaretine gittiler.

Çıkışta her ikisi de ağlıyordu...

Onları çok iyi anladım.

Çünkü ben, ölecek olan arkadaş yanından çıkmanın ne demek olduğunu çok iyi bilirim...
X