Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Ölüm

Bir ömür boyu ensende taşıdığın, sabah nefes aldığında şükür ettiğin, akşamını ise bilemediğin, er ya da geç çaresiz, hesapsız, kitapsız, kaçışsız yaşayacağına emin olduğun tek son.

Soğuk, karanlık, ürkütücü...

Tarifini edemediğin çünkü yaşamadan bilemeyeceğin, yaşayana “nasıl?” deyip cevabını alamayacağın, sırf kendin için olsa belki yükü daha hafif olan, ama işin içine tüm sevdiklerin girince anan, baban, evladın da aklına gelince, taşıması neredeyse imkânsız olan...

Sıralısı için dua etmekten başka elinden gelen olmayan, gelişini haber vermeyen, bazen verse bile sağ gösterip sol vuran, gidecek sandığının mucizevî olarak kaldığı, kalacak dediğinin saniyeler içinde birden gidiverdiği...

Acılar içinde kıvranarak mı ya da bir uykunun devamında mı seni alacağı belirsiz olan...

Kimi zaman hayat seni tökezletip sabrından eser kalmamışken “al artık canımı” diye Allah’a dua ettiğin...

Oradan oraya koşturup işinde para kazanayım diye cebelleşirken, para biriktirip yaz tatili planları yaparken, beş sene sonra teslim edilecek bir evin ilk taksitini ödeyip beş yıl sonra ev sahibi olmanın hayallerini kurarken...

Arabalar, kılık kıyafetler, pırıltılı mücevherler, büyük, büyülü aşklar, doğuracağın çocuklar, kız kardeşinin düğünündeki halay, sınıf arkadaşının beraber kutladığınız doktor diploması...

Arkasından “tez git, tez gel” diye gözleri yaşlı bir kova su dökerek askere uğurladığın, içinden “ne zaman büyüdü de koca adam oldu, şimdi de asker oluyor benim aslan parçam?” diye geçirdiğin...

Şehrinin bir ucundan başka bir şehre öğretmen ataması yapılan, gururla Allah’a emanet edip yolladığın, küçükken sarı bukle saçlarını her sabah ördüğün o küçük kız...

Hayaller, dualar, istekler, arzular, beklentiler...

Hep daha iyi yaşamak için verilen yaşam savaşları, sevdiklerini korumak adına aklınca önlerine koyduğun siperler...

Hayat...

Nefes...

Ve...

Dur!

Bir şey oluyor.

Sanki bütün vücudun ısındı...

Sanki burada gibisin ama bir tuhaf...

Sanki varla yok arası gibi bir his...

Bilemediğin, tarifi zor bir sanki...

Zaten bilsen de anlatamazsın ki...

Rüyada gibi bağırıyorsun güya ama çıkmıyor ki sesin.

İşte şimdi her şey bitti.

İşte geldi ölüm yakaladı seni.

Hakikaten sen o arada neredeydin?

Bir enkazın altında mı?

Bir namludan çıkan merminin burnu ucunda mı?

Bir hastanede mi?

Araba da mı?

Evinde mi?

Sinema da mı?

Sahi sen neredesin şimdi?

Desene; “Neredeysem neredeyim; değişir mi, ölüyorum işte;

Ölüyorum!

Son

Medya-basın

Vallah billâh bazen bizim insanlarımız da bir âlem oluyor. Mesela her olayda biri sinirini medyanın, basının önünde yer alanlara laf çakarak yapıyor. Tamam, son yaşananlardan ötürü hepimiz çok üzgünüz, aksi mümkün değil herhalde.

Ama bazen haksızlık ediyorsunuz, biline.

Birilerinden sinirinizi çıkarmak istiyorsanız lütfen hemen göz önünde işini yapanlara sataşmayınız.

Neymiş sunucu ekranda makyaj yapmışmış, yas varken ruj sürmüşmüş, pembe gömlek giymişmiş.

Yok, o program niye yayınlanmış, yayında bilmem kim, niye gülmüş? Herkesin sinirleri bozuk, lütfen bunları düşünerek hareket edin.

Ha bir de şu var... Mesela perşembe günü bir köşe yazarı eğlenceli bir yazı yazmış, çarşamba da ülkede bu felaket olmuş. Hemen e-postalar yağıyor, “Vay edepsiz, sen bu ülkenin evladı değil misin, nasıl eğlenceli yazı yazarsın?” diye.

Cevabı şudur sevgili okur dostlar, perşembe yazısı salıdan yollanır ve çarşambaya çoktan basılmış olur, yani bu durumun şuursuz olmakla yakın-uzak alakası yoktur.

Ne olur, biraz hassasiyet gösteriniz, yoksa yakında ayağınızı midye kesse medya kesti diyeceksiniz. Yani tabi ki sadece bazılarınız.

X