Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Olmaz ki; Monica'ya böyle yapılmaz ki!

Ege CANSEN

Clinton'la Monica arasında yaşanan baş döndürücü cinsel ilişkilerin, hiçbir yerde yayınlanmamış ayrıntılarını ele geçirdim. Bir araştırmacı gazeteci olarak kaynağımı açıklamak zorunda değilim. Gıdıklayıcı ayrıntıları okudukça, içiniz bir tuhaf olacak. Heyecandan nabzınız yükselecek, boğazınız kuruyacak, ‘‘Anlat, tatlı Melahat! Çok ayıp etmiş bu adam’’ diyerek adeta yutar gibi okuyacaksınız satırları. Azzs, sonra!

MAĞDURİYET KURAMI

Ben Türkiye'nin çözülmesi mümkün olmayan herhangi sorunu olduğuna inanmıyorum. Pek tabii, ülkemizin tüm sorunları çözülebilir demek, Türkiye, on yıl içinde İsviçre haline gelecek demek değil. Ama şu kadarını abartmadan söyleyebilirim: Hiçbir ilave kaynak almaksızın (mesela dış yardım) veya bulmaksızın (mesela petrol) Türkiye, 10 yıl içinde, bugün içinde bulunduğu derbederlikten kurtulabilir ve halkımız en az iki misli müreffeh yaşayabilir.

Bunları okurken dudak kıvırdığınızı görür gibi oluyorum. Yani, ‘‘Madem bu mümkün, niçin yapılmıyor?’’, ya da ‘‘Kimsenin aklına gelmiyor da bir tek sen mi düşünüyorsun, bu çözümleri’’ dediğinizi duyar gibi oluyorum. Hemen cevap vereyim. Ben, ülkemizin çözülemeyecek bir sorunu yoktur derken bu işler çok kolay olur demiyorum. Zaten çok kolay olsa, bugüne kadar birileri bu işleri hallederdi. Ancak vurgulamak istediğim şu; meselelerin altında bu kadar ezilmemizin ve hatta zaman zaman ümitsizliğe kapılmamızın sebebi, sorunların büyüklüğü değil. Sebep, bambaşka bir yerde. Sorunları çözemiyoruz, çünkü:

a. Sorunların tanımını yapamıyoruz. Ulusal sorunların, ulusça benimsenmiş tek bir tanımı olmalıdır. Halbuki, en basit sorunların bile birçok tanımı yapılmakta. Bu durumda hangi sorunu çözeceğimize karar veremiyoruz.

b. Bir sorunu çözmek, mutlaka onu tamamen ortadan kaldırmak değildir. Anlamlı bir iyileştirme de çözümdür. Amaçları gerçekçi boyutta değil, ideal ölçüde tarif ediyoruz. Daha kötüsü; medya, ilgililerin beklentilerini sürekli şişiriyor.

c. Sorunu, sorunu yaratanları devre dışı bırakarak çözmeye çalışıyoruz. Şikâyetçilere ‘‘Eğer, çözümün bir parçası değilsen, o zaman sorunun bir parçasısın’’ denememektedir. Bu, açık konuşma geleneği olmayan, az gelişmiş toplumlarda sık rastlanan bir davranış tarzıdır.

d. Buna ‘‘mağduriyet kuramı’’ denir. Bu kurama göre, herhangi bir sorunun iki aktörü vardır. Birincisi, sorunun ‘‘mağduru’’ diğeri ‘‘müsebbibi’’. Doğal olarak, sorunu çözme sorumluluğu, müsebbibe (sebep olana) aittir. Mağdur, şikâyet etmek dışında hiçbir şey yapmak zorunda değildir. (Mağduruz abiler, acıyın bize.)

Karşı karşıya kaldığımız ve çözülemez gibi duran meselelere bir bakalım. Hepsinde en büyük engelin ‘‘mağduriyet kuramı’’ olduğunu göreceğiz. Mesela trafik kazalarının bu kadar çok olmasının sebebi, Başbakan'a göre otoyol inşaatlarının gecikmesidir. Basınımızın çok değerli yazarlarına göre de demiryollarının ihmal edilmiş olmasıdır. Dikkat edilirse, birbirine zıt duran bu iki açıklama aynı fikir kimyasına sahiptir. İkisi de ‘‘mağduriyet kuramına’’ inanmakta ve ‘‘mağdurun, mesuliyeti olamaz’’ ilkesini zikretmektedir. İsterseniz Güneydoğu sorununun çözüm önerilerini inceleyelim, ister eğitim, ister sağlık sistemlerinin yetersizliklerini ortadan kaldırma çarelerini. Hepsinde aynı çıkmaz sokağa sapıldığını göreceğiz. Çözümü dışta arama sokağına.

SON SÖZ: Bana hayır, benden vardır. (Tatlı Monica, azzs, sonra!)













X