Gündem Haberleri

GÜNDEM

    Öleli 50 yıl oldu ama hálá en büyük savaş fotoğrafçısı Robert Capa

    Emel ARMUTÇU
    18.10.2003 - 22:32 | Son Güncelleme: 18.10.2003 - 22:32

    İspanya İç Savaşı'nda vurulup ‘‘Düşen Asker’’ kadar, savaşın ta kendisini, bu kadar kestirmeden, bu kadar çıplak bir şekilde yüzünüze vuran ve hafızanızdan hiç silinmeyecek kaç fotoğraf vardır?

    O fotoğrafı çeken kişiydi Robert Capa; 20. Yüzyıl'ın ilk yarısının koşullarıyla, ne sıkı bir güvenliğe, ne teknolojiye sahip olarak ve ‘‘Fotoğrafınız yeterince iyi değilse, olaya yeterince yakın değilsiniz demektir’’ anlayışıyla, yıllarca üç kıtada beş savaş ve yaklaşık 50 çatışmanın tam ortasındaydı. İspanya'da, Japonya'nın Çin'i işgalinde, İkinci Dünya ve ilk Arap-İsrail savaşında, Fransızlar ve Vietnamlılar'ın çarpışmalarında, Kuzey Afrika'daki, Nepal'deki vuruşmalarda hep onun objektifi vardı. Yanına bir objektifini, bir de ölümü alarak cepheden cepheye koşturan bir cesur yürek. Nitekim gencecik sevgilisini bir cephede ölümün ellerine teslim etmiş, kendisi de henüz 40 yaşındayken Vietnam'da, yine bir savaşın ortasında mayına basarak hayatını kaybetmişti. Ama adı ölümünden çok önce ‘‘dünyanın en büyük savaş fotoğrafçısı’’ konmuştu. ‘‘Keşke hep savaş fotoğrafçısı olsam ve hep işsiz kalsam’’ diyordu ama bu hayalinin gerçekleşmediğini, belki de hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini göremeden bir savaşa kurban gitti. Geride, savaşı daha çok sivillerin yaşadığı dehşet ve acı üzerinden anlattığı, duyarlı, samimi, sade, zaten süse ihtiyacı olmayan yüzlerce savaş fotoğrafı bırakarak... Aynı zamanda ünlü fotoğraf ajansı Magnum'un kurucularından olan Robert Capa, 1946 yılında iki ayını da Türkiye'yi görüntüleyerek geçirmişti. Şimdi o fotoğrafları, İstanbul Galatasaray'daki Yapı Kredi Kültür Merkezi'nde sergileniyor. 22 Kasım'a kadar sürecek ‘‘Capa Türkiye'de’’ adlı sergiyi gezerseniz, hem yaklaşık 60 yıl öncenin Ankara'sına, İstanbul'una gideceksiniz, hem de 20. Yüzyıl savaşlarına, çok yakından, hayır ta içinden bir göz atacaksınız.

    22 Haziran 1913 tarihinde Macaristan'ın başkenti Budapeşte'de, Yahudi bir ailenin oğlu olarak doğar Robert Capa. Asıl adı Endre Ernö Friedmann'dır. Ancak sosyalizmi benimsemiş avangard sanatçılardan oluşan bir gruba üye olduğu için 18 yaşındayken ülkesini terk etmek zorunda kalır. Berlin'de gazetecilik eğitimi alırken, kendisi gibi fotoğrafçı ve göçmen olan sevgilisi Gerda Taro'yla birlikte bir fotoğraf ajansına (Dephot) üye olur. Yerel fotoğraf çalışmaları, ağırlıklı olarak da karanlık oda işçiliği yapan Capa, ilk uluslararası haber başarısını, Kopenhag'da bir toplantıda çektiği Troçki fotoğraflarının İngiltere'de yayımlanmasıyla kazanır.

    Hitler'in yükselişiyle yine yol görününce, Viyana, tekrar Budapeşte, Paris derken, kendini İspanya'da bulur. San Sebastian'da boksör Paolino Uzcudun'un günlük hayatını, Madrid'te Juan de la Cierva'nın helikopterlerini, Sevilla'da Kutsal Hafta kutlamalarını çekerken, İspanya İç Savaşı'nın içine düşer (1936). Gerda'yla ikisi, iki yıl boyunca cephede, değillerse gerisindedir. Nazım Hikmet'in bu savaşı anlatan muhteşem şiirindeki gibi, Plaza da Sol'daki küçük dükkanında renkli İspanyol yemişleri satarken savaşta yaralanmak, ölmek, Madrid kapısını iki çıplak çocuk gibi üşüyen ıslak ayaklarla beklemek zorunda kalan İspanyolları görüntüler. Vu ve daha geniş kitlelere hitap eden Life dergisinde yayımlanan fotoğraflarından biridir işte, Cordoba cephesinde 5 Eylül 1936 tarihinde çektiği Düşen Asker fotoğrafı. Ama sevgilisi Gerda'yı da o topraklarda savaşa kurban veren Capa'nın fotoğrafları, sadece savaşın yıkıcı yönünü göstermez; şiddetin ortasında Barcelona'da bir parkta oturan sevgililerle yaptığı gibi, insanın her şeye rağmen hayata dört elle sarılmasını da belgeler.

    İKİ SAVAŞ ARASI HOLLYWOOD

    1938'de, henüz 25 yaşındadır ve İspanya ve Çin'de süren savaşları fotoğraflarla belgelemiştir. Aralık ayında İngiltere'de yayımlanan Picture Post adlı dergi, ona ayırdığı 11 sayfanın başlığını, ‘‘Dünyanın en büyük savaş fotoğrafçısı’’ diye atar. Bu ad ona çok yakıştığı için benimsenir. Capa İkinci Dünya Savaşı'nın Kuzey Afrika, İtalya, Almanya ve Fransa gibi en çetin cephelerinde de fotoğraf çeker. Yetmez, ilk Arap-İsrail savaşını, Fransız Hindçini savaşını belgeler. Yapı Kredi Kültür Merkezi'ndeki ‘‘Capa Türkiye'de’’ sergisinin küratörü ve ‘‘Robert Capa: A Biography’’ adlı kitabın yazarı Richard Whelan, onun gözüpekliğinin, savaşın kurbanlarına duyduğu acıma ve fotoğraflarındaki duygu gücünün, foto-muhabirliğinin günümüzde de geçerli olan ölçülerini belirlediğini, örnek olduğunu söyler.

    Ama ona göre Capa daha önce hiçbir gazetecinin başaramadığı biçimde cepheye sokulmuşsa da, en güçlü fotoğraflarını cephe gerisinde, sivillerin, özellikle de kadınların, çocukların, savaşın suçsuz kurbanlarının başına gelenleri belgeleyerek yapmıştır. Onun eseri, 20. Yüzyıl'ın can alıcı 22 yılını benzersiz biçimde belgelemesidir; bir gazetecinin kafası, bir sanatçının gözü ve sevgi dolu bir insanın yüreğiyle kotarılmış bir belge.

    İkinci Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru Capa ünlü sinema oyuncusu Ingrid Bergman'a aşık olur. 1945'te onunla birlikte Hollywood'a giden Capa'nın fotoğrafçılığı, savaşlarda çektiği cesur fotoğraflardan ibaret değildir. Şehirleri, sıradan insanları, çocukları, giderek karmaşıklaşan hayatın pek çok anını görüntülediği gibi, Hollywood yıldızlarını, Picasso, Matisse, Hemingway, Bresson, Steinbeck gibi ünlü sanatçı dostlarını da görüntüler. Kendisi de döneminde ilgi çeker elbette; Bergman'la yaşadığı aşk, Alfred Hitchcock'un ‘‘Arka Pencere’’ filmine konu olur. Ondan çok sonra, Steven Spielberg, ‘‘Er Ryan'ı Kurtarmak’’ filminin açılış sahnesini kurgularken onun fotoğraflarından esinlenir.

    1946 yılının 21 Kasım'ında bir kameramanla birlikte, belgeselini hazırlamak üzere Türkiye'dedir. Ama, pek çok güçlükle karşılaşır. Çünkü son derece bürokratik ve baskıcı bulduğu yönetimden izin alması güçtür, peşlerinde ‘‘her şeyden korkan bir devlet ajanı’’ vardır ve kameradan çok çekinen bir halkla karşı karşıyadır. Üstüne üstlük şiddetli bir kış mevsimi yaşanmaktadır, art arda altı kar fırtınası atlatırlar. Yine de kameraman Martelliere filmi, kendisi de fotoğraf çekerek işlerini tamamlarlar. İstanbul'un saray ve camilerinden Ankara'nın çağdaş yapılarına, Çanakkale Boğazı'nı koruyan bir garnizondan sınırları denetleyen bir hava üssüne, Boğaziçi'ndeki balıkçılardan köylerdeki tütün üreticilerine, Cumhurbaşkanlığı makamındaki İnönü'den Demokrat Parti'nin bir toplantısına kadar Türkiye'yi belgeleyen Capa, Bergman'a buradan şöyle yazar:

    ‘‘Yeniden bir gazeteci oldum, çok da iyi oldu. Tuhaf otellerde kalıyorum, geceleri okuyorum ve ülkenin sorunlarını kısa sürede kavramaya çabalıyorum. Düşünce üretmek ve kendi başıma kalmak iyi geliyor.’’

    MAGNUM'U KURUYOR

    1947 yılının baharında Capa, arkadaşları Henri Cartier-Bresson, David Seymour, George Rodger ve William Vandivert'le birlikte, bir kooperatif temeline oturttukları fotoğraf ajansı Magnum'u kurar. Yaşamının bundan sonraki bölümünde zamanının çoğunu Paris ile New York'taki Magnum bürolarında işleri yürütmeye adar. En büyük hevesi ajansa katılmaya davet ettiği genç fotoğrafçılarla birlikte çalışmaktır. Her birine iş bulmak için didinir, onları yüreklendirir, yol gösterir, ödünç para verir. Amerikan vatandaşı olmasına rağmen Paris'te yaşar; öğleden sonraları yarışlarda, geceleri güzel kadınlarla gece kulüplerindedir.

    Ama onun ‘‘tatlı hayatı’’ öyle uzun boylu değildir; 1947'de John Steinbeck'le Sovyetler Birliği'nde bir ay kalır. A Russian Journal (Rusya Güncesi) adlı kitap, Steinbeck'in metinleri, Capa'nın fotoğraflarından oluşur. Ertesi yıl Holiday dergisi için Macaristan ve Polonya'dadır. 1949'da Irving Shaw ile Report on Israel (İsrail Raporu) adlı kitabı hazırlar. Birçok belgesel projesinde de yeralır.

    1954 Mayıs’ında Japonya'dayken, Life dergisi bir fotoğrafçılarının yerine bir aylığına Hindiçini'ne gitmesini ister. Fransız Hindiçini savaşı sona ermek üzeredir. 25 Mayıs günü Kızıl Nehir deltasında savunulamayan iki karargáhı boşaltma göreviyle hareket eden bir Fransız konvoyuyla ilerlerken bir mayına basar. 40 yaşında hayata böyle veda eder. Anısına yapılan bir törende, fotoğrafçı Edward Steichen şöyle diyecektir:

    ‘‘Hayatı anlamıştı. Yoğun yaşadı. Hayata verebileceklerini hiç esirgemeden cömertçe verdi. Gözüpek, yoğun ve az rastlanır tutarlılıkta bir hayat sürdü.’’
    Etiketler:
    

      EN ÇOK OKUNANLAR

        Sayfa Başı