Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Okuyunca başka, görünce bambaşka…

Askerin açıklamalarını medyadan izlediğiniz zamanki izlenim ile bire bir konuşup dinlediğiniz zaman edindiğiniz izlenim çok daha farklı oluyor.

Medyanın ilginç bir önyargısı var. Genelde, asker ne zaman konuşsa, mutlaka Ak Parti iktidarına çatacakmış, sert konuşacakmış, yerden yere vuracakmış varsayımıyla hareket ediyoruz. Adeta içimize yerleşmiş bir önyargı var. Ne zaman bir basın brifingi olsa, tuzak sorularımızı soruyoruz. Daha önce sergilenen görüş ayrılıklarını tekrarlatmaya çalışıyoruz. Askerin iktidara “çakması” hem manşet hem de reyting getirdiği için merakla izleniyor. Bu yaklaşımı eleştirmiyorum. Dünyanın her yerinde medya aynı şekilde hareket eder.

 

Benim dikkat çekmek istediğim, kendimizi öylesine koşullandırıyoruz ki, askerin söylediklerini, hemen başından itibaren negatif bir gözle izliyoruz. Nüanslara dikkat etmiyoruz. Ses tonunu, vücut dilini görmezden geliyoruz.

 

En son örneğe değinmek istiyorum.

 

Genelkurmay Başkanı ve Kara Kuvvetleri Komutanı’nın basın brifingindeydim. Her iki orgeneralin söylediklerini dinledim. Benim vardığım sonuç, “TSK’nın iktidara sert çıkmak istemediği, katı eleştirilerden kaçındığı, görüş ayrılıkları sürüyor olsa dahi, polemiğe girmeyi arzulamadığı...” şeklindeydi.

 

Aynı şekilde, Kuzey Irak’a olası bir harekat konusu soruldu. Komutanların verdikleri yanıtlar harekatın hemen yapılması gibi bir ısrar içinde olmadıkları izlenimi verdi bana. Genelkurmay Başkanı “daha önceki görüşünde ısrarlı olduğunu” söyledikten sonra, öyle cümleler kurdu ki, iktidar ile bir siyasi direktif hazırlığı içinde oldukları apaçık anlaşıldı.

 

Ertesi gün bazı gazetelere baktım, tamamen aksi bir hava yansıtıyorlardı:

 

-       Genelkurmay Başkanı,  Kuzey Irak harekatı konusunda ısrarlıydı... Hükümetten siyasi direktif istenmiş, ancak yanıt çıkmamıştı...

-       TSK, hükümeti ateş altına almıştı.

 

Şaşırdım...

 

Üstelik eğer sadece gazeteleri ve TV’lerdeki haberleri izlesem, asker-sivil gerginliğinin daha da arttığı, TSK’nın AKP’ye dayak attığı sonucuna varabilirdim. Herhalde benim gibi, AKP’lilerde aynı kanıya varabilirler, hatta Başbakan sert bir yanıt vermeyi dahi düşünebilirdi.

 

Demek istediğim odur ki, bizler daha dikkatli ve dengeli haber yansıtmalı, ülkeyi yönetenler de medya üzerinde mesajlaşma yerine, karşılıklı oturup konuşabilmelilerdir.

 

İşte o zaman yanlış anlamalar kalmaz... Toplumdaki gerilim düşer ve en önemlisi kurumlar arası kavga ortamından kurtulabiliriz.

 

DONANMA SAYESİNDE SUALTI TURİZMİ PATLADI

 

Deniz Kuvvetleri’ne hepimizin bir teşekkür borcu var.

 

Bodrum Sualtı Derneği (BOSAD)’nin projesini anladı ve gereken desteği verdi. Desteğin adı: PINAR. Donanmaya uzun yıllar hizmetten sonra emekliye ayrılan 37 metre uzunluğunda 500 tonluk bir su tankeri. BOSAD, sualtı meraklıları tarafından çok tanınır. Nedeni de,  Erman Akarsu. Yıllarını hocalığa adadıktan sonra, sualtı turizmini geliştirmeye başladı. Nasıl zorluklarla karşılaştığını çok iyi biliyorum.

 

BOSAD, Bodrum civarında sualtı meraklıları için bir dalma merkezi yaratmak için yıllar önce donanmaya başvurmuş ve ellerindeki hurdaya yollanacak bir gemiye talip olmuşlardı. Gemi batırılacak, balıklara mekan haline getirilecek ve yerli-yabancı sualtı meraklılarına açılacaktı.

 

Donanmadan gelen haber PINAR’ın Karaada civarında batırılmasıyla sonuçlandı. Geçen hafta, Erman hoca ile daldık. Daha şimdiden yuvalar kurulmaya başlamış. Meraklıları www.bosad.com adresine girip görebilirler.

 

Bir sualtı sporu meraklısı olarak, Deniz Kuvvetleri KomutanıOramiral Yener Karahanoğlu’na ileri görüşlülüğü için teşekkür, BOSAD’a yaratıcı çalışması için bravo, asıl işiböyle projeleri gerçekleştirmekken, lisans parası tahsil etmekten öteye gidemeyen Sualtı Sporları Federasyonuna da “Uyanın... Bu tip projeler geliştirin, hiç değilse yapanlara köstek olmayın. Yardım edin...” mesajı vermek istedim.

 

GÖLTÜRKBÜKÜ NİHAYET...

 

Yıllardan beri her yaz aynı yazıları yazar, aynı şikayetleri yapardık. İstanbul’un sayfiyesi durumuna giren ve milyarlarca dolarlık ikinci ev yatırımının yapıldığı, Cote D’Azur’u andıran eğlence noktaları, zengin yatlarıyla göz kamaştıran Göltürkbükü’nün sefaletinden utanılırdı.

 

Yol kenarlarındaki molozlar, pis ve delik deşik yollar, birbirinden çirkin inşaatlarla, milyarlık yatırımlar arasındaki tezat herkesi rahatsız ederdi. Belediye Başkanlarına şikayetçi olduğunuzda ise klasik yanıt alınırdı: “Sizler yılda iki ay gelip gidiyorsunuz. Üstelik vergi vermiyorsunuz. Oysa biz yerli halka hizmet vermek zorundayız ve fakiriz...”

 

Bu doğru değildi.

 

Belediyelerin, her yeni inşaattan aldıkları paralar sayesinde zenginleştiklerini ve yerli halka hizmet verdiklerini biliyorduk.

 

Nihayet, ilk defa bu yıl Göltürkbükü Belediyesi yolları düzeltmeye başlamış. Yollar tertemiz ve yeniden yapılmış.

 

Molozlar hala var, ancak azalmış.

 

Demek ki oluyormuş.

 

Halil İbrahim Kaynar doğrusunu yapıyor. Nasıl Belediyecilik yapılması gerektiğini gösteriyor. İnşallah devamını da getirir...

 

DARBELERİN KORKUTUCU İÇYÜZÜ

 

27 Mayıs ihtilalinde ülkeyi yöneten Milli Birlik Komitesi üyesi, sonradan siyasete atılan Kamil Karavelioğlu’nun yeni piyasaya çıkan (Gürür Yayınları) “Bir Devrim, İki Darbe” adlı kitabını mutlaka okuyun.

 

Özellikle, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni tekrar göreve çağırmak isteyen darbeci sivillere öneriyorum... Okuyun, hem de dikkatli şekilde okuyun. 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül askeri müdahalelerinin hem bir karşılaştırmasını öğrenin, hem de daha da önemlisi, darbelerin ülkeyi de Silahlı Kuvvetleri de nasıl hırpaladığını, kurumları nasıl perişan ettiğini örnekleriyle görün...

 

Her biri, kendine göre haklı gerekçelerle yola çıkan darbecilerin kısa bir süre sonra nasıl birbirlerine düştüklerini, nasıl yanlış adımlar attıklarını ibretle okuyun. “Ben ondan daha iyi bilirim” diyen komutanlar, “Bir de ben deneyeyim” diye cuntalaşan gruplar ve sonu gelmeyen entrikalar...

 

Karavelioğlu hem notlarına dayanmış, hem de daha önceki yayınlanmış anılardan yararlanmış. Kendi gerçeklerini, kendi doğru bulduklarını yazmış, ortaya çıkan manzara içimi daralttı. Askerin politikaya karışmaması, müdahalede bulunmaması gerektiğine inancım daha da arttı.

 

Çapsız, dini siyasete alet eden sivil politikacılarımıza kızgınlığım da bir kat daha arttı.

 

Yeni bir beyaz sayfa açma zamanının geldiği konusundaki kararlılığım daha da güçlendi.

 

ÖZEL ARI LİSESİ’NE TEŞEKKÜR...

 

Özel Arı Lisesi Basın-Yayın İletişim Kulübü öğrencileri, Kanal D Haber’i ve beni “en iyi”’ler arasına koymuşlar. Ödüllendirmişler. Ne kadar teşekkür etsek azdır. Özellikle gençlerimizden böyle bir ödül almış olmak çok önemli. Özel Arı Eğitim Kurumları adına Seva Demiröz’den aldığımız heykelcikler ve beratları baş köşemize koyduk.

 

 HAMAS PARTİ Mİ, YOKSA TERÖR ÖRGÜTÜ MÜ?

 

Bora Bayraktar, CNN TÜRK’ün dış haberler servisinin başına geçen gencecik bir gazetecidir. Kanalın, Orta Doğu’ya en çok giden ve en çalışkan elemanıdır. Onu farklı yapan, gittiği ve gördüğü yerleri boş gözlerle izlememesi, iyi bir slogan veya cümleyle yetinmemesi. Bora, inceliyor, konuşuyor ve birikimini makalelere ve kitaplara yansıtıyor. HAMAS, ikinci kitabı. İlkinde, El Aksa intifadasını işlemişti. Arapça öğreniyor ve Marmara Üniversitesi’nde doktora öğrencisi.

 

HAMAS bu kitapta ayrıntılı olarak ele alınıyor. Siyasi parti ile terör örgütü arasındaki inci çizgi üstünde yürüyen ve Orta Doğu’nun geleceğine en önemli etkiyi yapacak bu grubu mutlaka okuyun. (Karakutu yayınları 0212 519 83 74)

X