Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Öğretmenin ne öğrettiğini nasıl ölçeceğiz?

Birisi yazmış: ‘Altı yıldır atanmayı bekliyorum, İsmet Berkan’ın Milli Eğitim atama bakanlığına döndü sözüne katılmıyorum.’

‘Atanamayan öğretmen’ler açısından baktığınızda belki böyledir, Milli Eğitim Bakanlığı başarısızdır ama şunu unutmayın, en azından okurumun atanmayı beklediğini söylediği 6 yılda bakanlık 100 binden fazla öğretmeni işe aldı ve ilk atamalarını gerçekleştirdi.
Dün yazmaya çalıştım, eğitim sistemimizin en büyük sorunu sınav düzeni veya sistemi değil, esas büyük sıkıntı Milli Eğitim’in çok az sayıda öğrenciye dünya standardında eğitim verebilmesi, geri kalan öğrencilerin ise sahiden çok düşük bir eğitim alması.
Bunu düzeltmenin yolu, öğretici kalitesini yükseltmek.
Ama mevcut düzenimiz o kalite yükselişine izin vermiyor. Mevcut düzenimiz, her yıl büyük kitleler halinde öğretmenleri işe almayı ve onları bir yerlere atamayı becerebiliyor; daha fazlasını da bence beceremez zaten.
Yine dün yazmaya çalıştım, ortadaki branş öğretmeni ihtiyacı ile gerçekten o branşın öğretmeni olanların sayısı arasında da müthiş bir uyumsuzluk var. Çoğu okulda öğrencilerin derslerine o dersle ilgili herhangi bir uzmanlığı bulunmayan, başka derslerin öğretmenleri giriyor.
Aslında bu açıdan okuyucumun söylediği doğru: Bakanlık, atama işini bile beceremiyor, doğru uzmanlığa sahip insanı ona ihtiyaç duyulan yere gönderemiyor.
Bir başka zorluk, bakanlığın atamaları ülke çapında yapıyor olması. Hakkari, Van gibi illeri saymıyorum bile ama mesela Çankırı’nın bir ilçesindeki öğretmen de bir an önce Ankara, İzmir, İstanbul gibi bir yere veya kendi ailesinin bulunduğu ile atanmak istiyor. Sistem içi yer değiştirmeler çok fazla.
Bu kadar çok insanla bu kadar farklı talebi buluşturacak adil bir merkezi sistem kurmak imkansız. Bu imkansızlığı kabul edip önce ona önlem almak gerekiyor. Ama hayır, biz merkezi sistemimizi daha da tahkim etmek için elimizden geleni yapıyoruz.
Oysa önce öğretmenlerimizi, bütün özlük haklarıyla birlikte şu an bulundukları şehre ve ilçeye devretmeliyiz. İl ve ilçelerde, il genel meclisleri veya belediyeler artık bu okulların yönetimini üstlenmeli.
İşe yeni öğretmen alınacağı zaman da onları yerel olarak almalıyız; hatta maaş farklılaşmalarına (bir yere kadar) izin vermeliyiz. Öğretmen eksiği çeken şehir daha yüksek maaş verebilmeli, öğretmen fazlası olan şehirlerde ücretler daha az olmalı ve arz-talep dengesi böyle oluşmalı.
Bunun yanısıra öğretmenlerimizin performansını da sürekli denetlemeliyiz. Ve gerekirse yüksek performanslı öğretmene prim vermek, düşük performansını yükseltemeyen öğretmenin sözleşmesini yenilememek gibi imkanlarımız da olmalı.
Haa, bu arada Milli Eğitim Bakanlığı da bina yapmak ve öğretmen atamak gibi eğitimle doğrudan ilgisi olmayan işlerle uğraşmak yerine eğitime odaklanmalı. Ülkede eğitimin çıktı kalitesinin (yani mezun olan öğrencilerin kalitesinin) yükselmesi için çalışmalı, müfredat, ders kitapları ve illerde eğitimin merkezden belirlenen standarda uygun verilip verilmediğini denetlemeli.
Öğretmenin ne öğrettiğini başka türlü ölçemeyiz.

10 yaşında bir çocuğu üniversiteye sokabilir miyiz?

Türkiye’de her yıl eğitime katılan 1 milyon civarında öğrenci arasında en azından birkaç 100 tane dahi çocuk da olmalı.
Peki biz ne yapıyoruz o dahi çocuklara?
Evet Ankara’da ve İstanbul’da dahi çocuklara özel okullarımız var vs ama aslında hiçbir şey yapmıyoruz.
Dünya, en çok da Amerika ve İngiltere, kendi esnek sistemleri sayesinde, 10 yaşında Harvard’a girmiş, 17 yaşında da doktorasını tamamlamış bazı örnekleri bize gösteriyor.
Dahi çocuk konusu çok uç bir konu gibi gözükebilir ama bunu açmamın bir sebebi var: Bizim sözde eşitlikçi eğitim sistemimiz hiç de esnek değil. Esnek olmadığı için de, bilgisi ve akademik yeterliğiyle üniversite seviyesinde olan çocuklara ‘Siz bekleyin, yaşınız gelsin’ diyoruz.
Okullarımız yerel ihtiyaçlara göre esneyebilmeli, eğitimlerini bu ihtiyaca uyarlayabilmeli.

X