Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Obama-Erdoğan: “Başbaşa”nın ipuçları...

Washington’dan ayrılmak üzere önceki gün havaalanına giderken Beyaz Saray’a doğru kafamı uzatıp baktım, bayrak çekilmiş mi diye. Bayrak oradaysa Başkan da oradadır, yani Washington’da. Oradaydı.

Ertesi gün yani dün kendimi Barack Obama’yı Norveç’in başkenti Oslo’da “2009 Nobel Barış Ödülü” münasebetiyle yaptığı konuşmayı dinlerken ekran karşısında buluverdim. Atlantik’i anlaşılan eş zamanlı olarak geçmişiz Avrupa’dan değişik yönlerine doğru...

Obama’nın 2009 Nobel Barış Ödülü’nü kabul konuşmasının “tarihe geçecek” cinsten olduğuna kuşku yok. Sadece kendisinin konuşmasının en başında ifade ettiği “şu sıra yürütülmekte olan iki savaş ortasındaki bir ulusun başkomutanı” sıfatıyla Nobel Barış Ödülü’nü almakta olduğu için, “Afganistan’da tırmanma stratejisi”ni ilan ettikten bir hafta sonra bu ödülü almaya Oslo’ya gitmesinden ötürü değil. İçinde yer yer savaşın kaçınılmazlığını ortaya koyan, kimi yerde “savaşın savunulması” bile denilebilecek mükemmel, derin felsefi içerikte bir “barış” konuşması yapmasından ve bunu Allah vergisi hitabet gücüyle, dünyanın her yanında kendisini izleyen onmilyonlarca insanın bilinçaltlarına göndermiş olmasından dolayı.

Aslında Obama’nın tarihe kayıtlı bu Nobel konuşmasında değindiği hususlar, üç gün Tayyip Erdoğan’la başbaşa görüştüğü netameli konularda Türkiye ile ABD arasında uyumun ve farklılıkların ne ve ne kadar olduğuna ipucu teşkil edebilir.

***                      ***                 ***

“Savaş gibi trajik bir seçenekten kurtulmak ve adil ve kalıcı bir barış kurmak konusunda harcanan çabalar”ın “üç yolu” olduğunu söyledi. Birincisi, büyük ölçüde İran ile ilgili:

“Kuralları ve yasaları ihlal eden o tür uluslarla uğraşırken,davranışlarını değiştirmeye mecbur kalacakları türden şiddet dışı ama sert seçenekler bulmamız gerektiğini düşünüyorum... Kuralları ihlal eden rejimler hesap vermelidir. Yaptırımlar gerçek bir fiyat çıkartmalıdır. Uzlaşmazlık artan bir baskıyla karşılanmalıdır ve öyle bir baskı ancak dünya yekvücut durursa olur.

Bu konuda bir acil örnek, nükleer silahların yayılmasını önlemek ve nükleer silahsız bir dünyanın oluşması için harcanan çabadır. Geçen yüzyılın ortasında, uluslar amacı gayet açık bir anlaşma ile kendilerini bağladılar: Herkes barışçıl nükleer enerjiye ulaşabilecektir, nükleer silahları olmayanlar bunu elde etmeye kalkışmayacaklardır ve nükleer silahları olanlar ise nükleer silahsızlanma için çalışacaklardır. Bu anlaşmayı yaşatmak için yükümlüyüm. Bu, benim dış politikamın temel taşıdır.”

Dikkatle okunduğunda Obama ile Erdoğan pozisyonlarında bir “ilkesel çelişki bulunmadığı” anlaşılabilir.

Nitekim, Obama, İran ve Kuzey Kore’nin isimlerini telaffuz ederek, bunların “sistemle oynaması”na izin verilmemesi gerektiğinin altını çizdikten sonra konuşmasının bir yerinde şunları da söyledi:

“İnsan hakları sadece uyarılarla tavsiyelerle sağlanmaz. Bazı durumlarda, ısrarlı diplomasi gerektirir. Baskı rejimleri ile ilişkiye geçmenin öfkenin saflığını tatmin edemediğini biliyorum. Ama aynı şekilde biliyorum ki, sonuç vermeyen yaptırımlar, tartışmadan yoksun kınamalar, felç halindeki statükonun devamını sağlamış olur. Hiçbir baskı rejimi yeni bir yola, bir açık kapı seçeneği önünde olmadan girmez.

Kültür Devrimi’nin dehşetinin ışığında, Nixon’un Mao ile buluşması affedilmez olarak görüldü. Ama Çin’i milyonlarca yurttaşının yoksulluktan çıkması ve açık toplumlara bağlanması yoluna oturmasına da bu yardımcı oldu. Papa Jean Paul’un Polonya ile ilişkiye girmesi sadece Katolik Kilisesi’ne alan açmadı, Lech Walesa gibi emek liderlerine de açtı. Ronald Reagan’ın silahların denetimi ve perestroikanın desteklenmesi sadece Sovyetler Birliği ile ilişkileri geliştirmedi, Doğu Avrupa’nın her yerinde muhalifleri de güçlendirdi. Burada basit, hazır bir formül yoktur...”

Obama’nın bir “tarihi konuşma” içine yerleşen bu yaklaşımından, Tayyip Erdoğan Türkiye’si ile Obama ABD’sinin İran’dan Afganistan’a, hatta ta İsrail’e dek geniş siyaset yelpazesinde “özde görüş ve çıkar ayrılıkları”na sahip olmadığı sonucunu çıkarılabilir.

Tayyip Erdoğan ve Türk diplomasisinin, Obama’nın Nobel konuşmasını hece hece kaydetmelerinde kendi açılarından yarar var.

***             ***          ***

Obama Washington’u ile Tayyip Erdoğan arasındaki asıl önemli sorun, uluslararası gündemin en mayınlı alanları değil.

Şu: Türkiye’de şiddet ortamını, kan dökülmesini besleyen söylem ve eylemler. Tayyip Erdoğan’ı oradan kıstırıp, güçten düşürdüğünüz, “Açılım”ı durdurduğunuz, Başbakan’ı “sil baştan”a zorladığınız takdirde, kısacası Türkiye’yi “zayıflattığınız” noktada, Türkiye-ABD ilişkilerinin dengesini de bozabilirsiniz.

Bunu yaparken, isminize aldığınız üç harf fark etmeyebilir; PKK olabilir ya da MHP veya CHP.

Türkiye-ABD ilişkileri bağlamında asıl sorun Washington’da değil. Türkiye’nin içinde.

Tabii, bu, Washington’da bazı çevrelerin –ki, onlar amansız Obama karşıtı olarak biliniyorlar- ellerini, parmaklarını Türkiye’nin içine sokmuyorlar, Türkiye’de uzantılarını kullanmıyorlar anlamına gelmiyor.

Türkiye’nin geleceği için büyük bir mücadele var. Bu mücadelenin coğrafyası da geniş...

X