Gündem Haberleri

    Nişanyan neden hep sözlük yazmalı

    Emre Kızılkaya / Dış Açı
    21.08.2011 - 00:00 | Son Güncelleme:

    Sevan Nişanyan, “Dünyada halen başka bir ulusun siyasi egemenliği altında yaşamaya devam eden en büyük homojen ulusal topluluk Türkiye Kürtleridir,” diyor. Ben de diyorum ki: “Oryantalist bir bakış açısıyla bakarsanız dünyaya, elbette öyledir. O zaman üniter devlete sahip hiçbir demokraside azınlıklara ‘siyasi egemenlik’ verilmediğini göremezsiniz. Oysa Almanya ve Fransa örneği ortada. Biz onlardan da iyisini yapabiliriz. O yüzden Sevan Bey; siz sözlük yazın, sadece sözlük yazın, hep sözlük yazın.”

    Sevan Nişanyan, kitaplarından, gazetelerdeki yazılarından ve hakkında çıkan haberlerden tanıdığım bir isim.

    Fikirlerinin büyük bölümüne katılmasam da, bir araştırmacı olarak ortaya koyduğu birçok eser övgüyü hakediyor.

    Örneğin hazırladığı etimolojik sözlük, hiç kuşkusuz Türk kültürüne, Türkiye kültürüne bir katkıdır.

    Buna karşın Nişanyan da, ülkemiz aydınlarını ikiye bölen o iki sendromun birinden muzdarip.

    Biliyorsunuz; Türkiye’de aydınların kabaca yarısı Mustafa Kemal’in ölümünden sonra geliştirilen “statükocu/dogmatik Kemalizm” illetinden dertlidir.

    Gramsci tanısa “geleneksel entelektüel” diye tanımlayacağı bu aydınların sözde-milliyetçi fikirleri, 1940’ların mamûlü bir fasit daireyi katiyen kıramaz.

    Kalan aydınların hemen hemen tamamında ise, haydi yine Gramsci’ye başvuralım, “organik entekelektüel” arızaları görülür.

    Yerel sistemin dışında kalma iddiasıyla, küresel hegemonyanın sözcülüğünü yaptıklarını bazıları farkeder, bazıları farketmez...

    Ama hepsi sözde-evrensel fikirleri, Soğuk Savaş’ın bitişiyle birlikte ortaya çıkmış postmodern bir kısırdöngüye dayanarak sunadurur.

    Nişanyan son yazısıyla, işte bu ikinci tip entelektüel sınıfına dâhil olduğunu ispatlamış gibi...

    * * *

    Nişanyan, Facebook sayfasından yayınladığı ve tamamı http://tinyurl.com/3uxlxdq adresinden okunabilecek son yazısında, Dünyada halen başka bir ulusun siyasi egemenliği altında yaşamaya devam eden en büyük homojen ulusal topluluk Türkiye Kürtleridir,” diyor.

    Çokuluslu devletlere örnek verirken Sovyetler Birliği ve Yugoslavya’nın dağılışını, Çekoslovakya’nın sürdürülemeyişini, Belçika’nın çözülmekte oluşunu hatırlatan Nişanyan, “Türkiye’de eğer Kürt Sorunu’na barışçı bir çözüm bulunabilecekse, (azınlıklara özerklik veren) İngiltere ve İspanya modelinden farklı bir seçenek mevcut veya mümkün görünmüyor,” diye kestirip atıyor.

    Bu tam da bahsettiğimiz ikinci tipten bir entelektüelin, yani sözde-evrensel bir edayla ulus devletleri aşındıran uluslarötesi finans kapitalizmine göbekten bağlı aydınların savunacağı türden bir tez.

     

    Ama Türkiye’deki birinci tip entelektüeller de, yani statükocu/dogmatik Kemalistler de, en az Nişanyan kadar gâfil tezlerle ona ateş püsküreceklerdir.

    Çünkü onların çoğunluğuna göre Kürt sorununun çözümü, Nişanyan’ın verdiği başarısız modelleri Türkiye’de kurmak ve idame ettirmekten geçer.

    Bu iki entelektüel grubun çekişmesini kenardan izleyen bir gözlemci olarak bu ülke adına ve bu ülkenin dünyaya katabileceklerini düşünerek hayıflanıyorum.

    * * *

    Nişanyan’ın kullandığı kilit ifade, bir ulusun, “başka bir ulusun siyasi egemenliği altında” yaşaması.

    Böyle bir özne/nesne ilişkisi kurulduğunda, dünyanın çok uluslu ülkeleri kaçınılmaz olarak iki modelden biriyle, SSCB (başarısız) ve İngiltere (başarılı) modelleriyle yönetilmek zorunda gibi görünüyor.

    Oysa modern ulus devletlerde birden çok etnik grup, bir veya birkaçı diğerlerine sayısal olarak ağır basıyor dahi olsa üniter bir sistem içinde tüm demokratik hak ve özgürlüklerden yararlanarak huzur ve refah içinde yaşayabilir.

    Haydi üniter devlet olmadığı için ABD’yi saymayalım; peki Nişanyan’ın yazısında devasa Müslüman nüfusuna karşın Fransa neden yer almıyor?

    Hem Almanya da ABD gibi federal bir devlet olsa bile, bugün 4 milyonu aşan ve yakın gelecekte diğer Müslüman gruplarla birlikte yerli Almanlara oranı bugünkü Türkiyeli Türk/Türkiyeli Kürt oranını yakalayacak olan Almanyalı Türk nüfusa rağmen, herhangi bir etnik gruba İspanya gibi “siyasi özerklik” vermeyi düşünüyor mu?

    Cevap hayır. Tam aksine, hem Fransa’da, hem de Almanya’da “entegrasyon” tartışmaları yapılıyor.

    Tartışma derken yanlış anlaşılmasın; ortada bir diyalog olduğu söylenemez.

    Merkez sağın, aşırı sağa kayan seçmen tabanıyla sürekli flörtte olduğu bu iki ülkede de muhafazakârların bir monoloğu söz konusu sadece.

    “Entegrasyon politikaları sürmeli mi, yoksa insan haklarına aykırı mı” diye bir tartışma yok.

    Mevcut politikalarla milli kimlik, milli karakter korunuyor mu; yoksa daha sert tedbirler almak gerekir mi,” diye tartışıyorlar.

    Türklerin ve diğer Müslümanların “Ayrımcılık giderek şiddetleniyor, bu artık entegrasyon değil, asimilasyon” itirazların rağmen durum bu...

    * * *

    Bu manzarayı tarif ederken, “Biz de Alman hükümetinin Türklere, Fransız hükümetinin Mağriplilere yaptığı gibi yapalım; Kürtler de dâhil her vatandaşı sınava sokalım; hem sadece Türkçe’yi değil, Türk kültürüyle ilgili detayları iyi bilmeyi de vatandaşlık için önkoşul yapalım,” demiyorum.

    Sadece, Nişanyan’ın savunduğunun aksine İngiltere ve İspanya modelinin, çok etnisiteli devlet için işe yarayan tek çözüm olmadığının altını çizmek istiyorum.

    Ama bizim çözümümüz, Almanya ve Fransa’da da değildir.

    Bizim çözümümüz, burada, Türkiye’dedir.

    Kaynağını, buradan, Türkiye’den almalıdır.

    Çünkü biz insanımıza Almanya’dan da, Fransa’dan da daha iyi bir gelecek sunabiliriz.

    Neye ihtiyacımız olduğunu, bir grup Fransız aydının “entelektüel emperyalizmine” karşı bayrak açan Abdullah Laroui, “Mağrip Tarihi” adlı kitabında şu cümlelerle özetliyor:

    Bugün her birimizin bilmek istediği şey, kendimizden nasıl kurtulacağımız, dağlarımızdan ve kum tepelerimizden nasıl kaçacağımız, kendimizi başkalarının değil de kendi kavramlarımızla nasıl tanımlayacağımız, ruhsal sürgünler olmaya nasıl son vereceğimizdir.”

    Mustafa Kemal bunu görmüş, son tahlilde kendi insanları tarafından ihanete uğrayarak başarısız olayazan bir ütopyanın tohumlarını atmıştı, nafile.

    O ütopyaya, yani çağdaş uygarlık düzeyinin üstünde, tam demokratik bir ulus devlet kurma projesine geri dönmek imkânsız değil.

    Gelin şöyle başlayalım:

    Bahsi geçen ilk aydın tipinin desteğiyle yapılan ve bugün başımıza bela olan birçok soruna kaynak teşkil eden darbe artığı bu anayasayı atıp yenisini yaparken, “Türklük” tanımı yapmakla uğraşmayalım.

    Soralım: “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” maddesinin gerçekten araçsal bir anlamı var mı, yoksa artık boş bir simgeden mi ibaret?

    Bunun yerine, çağdaş uygarlık düzeyini oluşturan ülkelerin anayasalarında olduğu gibi, yeni anayasanın ilk maddelerinde devleti değil, insan ve vatandaşlık haklarını ön plana çıkaralım.

    Tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının, vatandaşlık bağından kaynaklanan haklarını kullanmada özgür ve eşit olduğunu belirtelim; ama bununla yetinmeyelim:

    Tüm bölgemize örnek olabilecek bir vurguyla, ifade ve basın özgürlüğü de dâhil evrensel insan haklarının, sadece Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için değil, tüm insanlık için bu topraklarda dokunulmaz olduğunu yazalım.

    Hatta daha da ileri gidip, tüm dünyaya örnek olabilecek bir şekilde insan hakları tanımını, modern iletişim araçlarını da kapsayacak biçimde genişletelim ve örneğin internetten özgür ve kesintisiz olarak yararlanma hakkını da anayasamıza koyalım; tüm bu hakların sadece vatandaşlarımıza değil, tüm insanlara ait olduğunu vurgulayalım.

    Kısacası, “Kürt Sorunu” mu yoksa “Türk Sorunu” mu diye iki kutup arasında ülkeyi bölen “kolektif haklar” tartışmasında paradigmaları değiştirelim.

    Birey özgür olduğunda, bireylerin oluşturduğu topluluklar da özgür olduğuna göre, gelin artık “bireysel hakları” tartışalım.

    Bu bireysel hakların kullanılmasına daha elverişli, etnik değil toplumsal temellere göre yeniden yapılandırılmış, üniterizmi korumakla birlikte daha adem-i merkeziyetçi olan yeni bir ulus devlet yapısı üstünde düşünelim.

    Ruhsal sürgün” Sevan Nişanyan da, bırakalım en iyi bildiği işi yapsın; sözlük yazsın, sadece sözlük yazsın, hep sözlük yazsın.

    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı