Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Neyin yasak olduğunu Anayasaya yazarak işe başlamak

BU köşede de birkaç kez yazdım, benim için yazılacak Anayasanın ‘yeni’ olup olmayacağını belirleyecek iki ölçüt var:

1. Mevcut Anayasanın 13, 14 ve 15. maddeleri ruhen yerinde duracak mı durmayacak mı?
2. Mevcut Anayasanın öngördüğü işlemeyen kuvvetler ayrılığı rejimine işlerlik kazandıracak düzenlemeler yapılacak mı, yoksa kuvvetler ayrılığı daha da geri mi götürülecek?
Bugünkü yazının konusu birinci madde.
Önce hatırlayalım: Anayasamızın mevcut 13, 14 ve 15. maddeleri, Anayasada yazılı temel hak ve özgürlüklerin hangi şartlar altında kısıtlanabileceğini kayda bağlayan maddelerdir.
Hem temel hak ve özgürlüklerin varlığını kabul edip bunları vatandaşa vermek hem de ‘Ama şu şu şartlarda bu özgürlüklerinizden yararlanamazsınız’ demek, Türk usulü yarı-demokrasinin özüdür. Esasen bizi yarı-demokrasi veya ‘melez-demokrasi’ yapan şey de budur.
Geçenlerde gazetelere yansıdı, AK Parti, Meclis’teki Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na verdiği teklifte Anayasanın ilgili maddesinin ‘Basın hürdür, sansür edilemez’ diye başlamasını ama sonra hangi şartlarda halkın haber alma hakkının kısıtlanacağının uzun uzun yazılmasını teklif etmiş.
Demek ki biz yeni bir Anayasa yazmıyoruz, eskisini kendimize göre ‘mükemmel’leştirmeye uğraşıyoruz.
Özgürlüklerimizin hangi durumlarda kullanılamayacağını söylemek, kelimenin tam anlamıyla vesayetçiliktir.
Her türlü vesayetcilik de, sonuçta aynı cümleye çıkar: ‘Sizler için neyin iyi, doğru ve güzel olduğunu biz sizden iyi biliriz.’
Geçen gün yazdım, bu ülkede 200 küsür yıldır bir ahlakın diğerlerine hakim olmasının kavgası, kavgaları yapılıyor. Oysa çoğulculuk dediğimiz şey, esasen ahlak anlayışlarının çoğulluğudur.
Anayasa üzerinden yapılmak istenen vesayetçiliği de böyle okumak gerekir: ‘Sizin hangi ahlakın içinde yaşamanız gerektiğini de biz biliriz, biz size söyleriz siz de uyarsınız, uymazsanız cezalandırılırsınız.’
Görüyorsunuz, ucunda özgürlüklerimiz olan her konu bu ülkede aynı kapıya çıkar. Bir diğerinin varlığını, onu ‘öteki’ veya ‘düşman’ yapmadan kabul etmek, onun varlık hakkını savunmak.
Böyle baktığınızda, Diyarbakır’da dayak yiyen Kürtle, İstanbul’da festivalde bira içemeyen genç, okuluna başörtüsüyle gitmek isteyen kız ve eşcinsel olarak göğsünü gere gere yaşamak için Beyoğlu’nda yürüyüş yapan arasında temelde hiçbir fark yok.
Hepsi bu toplumun çoğulluğunun parçaları ve onlar aslında hem bir arada durmak hem de farklı farklı ahlaklar içinde kendilerince iyi-doğru-güzel bir hayat sürmek istiyorlar.
Yasaklarla bu talebi biraz daha geciktirebilirsiniz ancak. Ve yasaklarımız bu toplumda iç barışa hizmet etmez, aksine gerginliklerin var olmaya devam etmesine hizmet eder.
‘Kürt açılımı’, ‘Alevi açılımı’, ‘Roman açılımı’ diye yola çıkıp tek tip ahlak dayatmasına varmak... İnanılmaz gibi gözüküyor ama gerçek bu.

Başbakanlıkta bir düşünür ‘tutkal’ arıyor

TÜRKİYE, dış politika alanında önemli bir eksiğini Ahmet Davudoğlu’nun önce Başbakanlık Dışişleri Başdanışmanı ve ardından da Dışişleri Bakanı olmasıyla doldurma yoluna girdi.
Bu alan, ‘kamu diplomasisi’ alanıydı ve Davudoğlu bu işi yapması için üniversiteden bir akademisyeni, İbrahim Kalın’ı görevlendirdi. Uzaktan izlediğim kadarıyla İbrahim Kalın bu işi bi hakkın yapabilmek için canla başla çalışıyor.
İbrahim Kalın, benim görüşlerini yakından izlemeye çalıştığım bir aydın aynı zamanda. Nitekim, dün İngilizce yayınlanan Today’s Zaman’da çıkan yazısı, hem salı günü burada tartışmaya çalıştığım ‘tek ahlak dayatması’ konusunda hem de bugün bu yazdığım konuda bence önemli bir katkıydı.
Lafı fazla uzattım, Kalın’ın dünkü yazısını okumayanlar için özetlemeye çalışayım:
İslam’ın çok kültürlülükle ve çoğulculukla ilişkisini tarihten örnekler vererek anlatmış İbrahim Kalın. Kalın’a göre günümüz İslam toplumları çoğulculuğun yarattığı ‘meydan okuma’ ile başa çıkmak durumunda. İki temel yaklaşımdan söz ediyor. Birincisi, çoğulculuğu dini gerekçe göstererek reddeden anlayış. İkincisi ise Kalın’a göre ‘öteki uçta’ki anlayış, yani toplumun kültürel, dini ve tarihi birikimini gözardı eden, herhangi bir ‘tutkal’ önermeyen göreci yaklaşıma dayalı liberal bakış.
Kalın, İslamın tarihinde yazılmış ama nedense sonra bir daha pek üzerinde durulmamış bazı önemli kitaplarını örnek verdikten sonra İslamın çok kültürlülük ve çoğulculukla ilgili sorunlarını bu zengin geleneğine geri dönüp yeniden okuyarak çözebileceğini söylüyor.
Kalın’ın yazısına çok sayıda itirazım var ama onların yeri burası değil. Burada, benim de ikinci yazıdır üzerinde durduğum konu, dışarıda bir yerde karşılaşılan değil içeriden gelen çoğulculuk ve çok kültürlülük konusu. Kalın’ın eleştirdiği o ‘tutkal önermeyen’ler sınıfına soktum nedense kendimi.
Burada, kendi ülkemizde kendi vatandaşımızı tektipleştirmeye çalışmaktan, fethede fethede bir türlü fethini tamamlayamadığımız Anadoluyu homojenleştirmeye hala gayret etmekten söz ediyoruz.
Bence ortada çok kuvvetli bir tutkal olmasa, bunca tektipleştirme çabasından sonra buralar çoktan dağılırdı.
O yüzden ‘tutkal’ elemanını fazla aramaya gerek yok, işe ‘tutkal çözücü’yü aramakla başlamak ve onu durdurmak gerek önce.

İlhan Mimaroğlu’nu da kaybettik

BURADAN kalkıp New York’a kadar gidip orada İlhan Mimaroğlu ile tanışmamak olur mu?
Ben de birkaç kez evinde ve dışarıda sohbetinde bulundum büyük müzik adamının. O anlatmaya başlarsa size dinlemek düşerdi. Ağzının içinde bakardınız, çünkü evrensel kültürün önemli isimlerinden biriyle konuşuyordunuz.
Elektronik müzik denince dünyada ilk akla gelen isimlerdendi, çünkü bu alanın başlatıcıları arasındaydı. Besteleri ve kendi plak şirketinden yayınladıklarıyla büyük bir öncüydü.
Toprağı bol olsun.

X