Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Neredeyse kusursuz bir cinayet

7 Eylül 1978 sabahı hava biraz kapalı, biraz yağmurluydu. Ünlü yazar Georgi İvanov Markov, yeşil Citroen’ini, Londra’nın Waterloo Köprüsü’nün güney ayağındaki park yerine bıraktı.

Merdivenleri çıktı, durağa yürüdü ve kendisini karşı kıyıdaki, Bulgarca haber spikeri olarak çalıştığı BBC binasına götürecek, kırmızı, iki katlı otobüsü beklemeye başladı. Birden, sağ baldırında garip bir sızı hissetti. Etrafa bakındı. İri yarı, 40 yaşlarında, siyah pardösülü birinin, yerden şemsiyesini kaldırmakta olduğunu gördü. Adam, homurtulu bir sesle anlaşılmaz bir şeyler söyledi ve geçmekte olan bir taksiye binerek trafiğin içinde kayboldu. "Yabancı olsa gerek" diye düşündü Markov ve 4 gün sonra öldü.

SADECE TANRI BİLİR

Georgi Markov’un pantolonundaki küçük bir madeni para büyüklüğündeki kan lekesiyle, baldırındaki toplu iğne başı kadar deliği ilk gören, kendi gibi radyo spikeri, Teo Lirkoff oldu. Önemsemeyerek, işlerinin başına döndüler. 5-6 saat sonra Markov biraz halsizleşti. "Eve gitsem iyi olacak, erken yatarsam sabaha bir şeyim kalmaz" diye düşündü. Ama hiç de öyle olmadı. Gece boyunca ateşi yükselmeye, karnı ağrımaya, göğsü sıkışmaya, midesi fena halde bulanmaya başladı.

Sahneye koyduğu, Todor Jivkov’un Bulgaristan’da uyguladığı komünist rejimi eleştiren tiyatro oyunu yüzünden, 1969’da Bulgaristan’ı terk etmek zorunda kalıp, bir süre Avrupa’nın değişik ülkelerinde dolaştıktan sonra Londra’ya yerleştiğinde tanışıp evlendiği Annabel, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte bir ambulans çağırdı ve onu St. James Hastanesi’ne götürdü.

Acil nöbetini henüz devretmemiş olan Dr. Bernard Riley, kalp atışlarını normalin üzerinde, tansiyonunu normal, lenf bezlerini şiş buldu. Hastanın baldırındaki el ayası büyüklüğündeki kızarıklığa, onun ortasındaki 2 milimetre çapındaki deliğe baktı. Deliğin olduğu yer biraz sertti. Kızarık bölgenin röntgenini çektirdi. Bir şey göremedi. Raporuna (G.O.K.) diye not düştü, yani God Only Knows (sadece Tanrı bilir).

Hastaneye yatan Markov’un durumu giderek kötüleşti. 48 saat sonra tansiyonu düşmeye, nabzı dakikada 160 kez atmaya başlayınca yoğun bakıma kaldırıldı. Ertesi gün idrarı tutuldu. Lökositleri, bir milimetreküp kanda 33 bine çıktı (alyuvarların normal değeri 4-10 bindir) ve kan kusmaya başladı. Tıraş olurken kazaen kestiği yanağının mikrop kaptığı, bunun da septisemiye (virüs ya da bakterilerin yol açtığı kan zehirlenmesi) yol açtığında karar kıldılar.

MUHALİF AVINDAKİ AJANLAR

Georgi İvanov Markov, hastanede yattığı günler boyunca, DS’nin (Durzhavna Sigurnost, Bulgar gizli servisi) kendisini öldürmeye çalıştığını sayıkladı, durdu. Aslında haklıydı.

BBC World Service, Radio Free Europe ve Deutsche Welle radyolarındaki spikerliği sırasında, Bulgaristan’da olanları defalarca çok ağır biçimde eleştirmiş, hatta iki kez saldırıya uğramış, kıl payı kurtulmuştu. DS’nin, KGB (Komitet Gosudarstvennoy Bezopasnosti, Sovyet gizli servisi) desteğinde muhalifleri ortadan kaldırmaya çalıştığı herkesçe biliniyordu. Ara ara şuurunu kaybettiğinden, her siyasi mültecinin görebileceği türden hayaller sanıldı ve söyledikleri hiç önemsenmedi.

11 Eylül Pazartesi sabahı, istem dışı hareketler yapmaya başladı, kollarına takılı serumları çekip çıkartmaya çalıştı. Kalbi durdu. Bütün çabalara rağmen, 10.40’ta öldü.

Markov, sürgünde ünlü bir yazar değil, sıradan biri olaydı, öyküsü burada biter, ölümü kusursuz cinayetlerin arasında yerini alırdı. Ancak öyle olmadı, otopsi yapıldı.

BACAKTAKİ METAL BİLYE

St. George Tıp Fakültesi morgunda, patolog Dr. Rufus Crompton’un, lenf bezlerinde, mide ve bağırsakta, karaciğer, böbrek ve dalakta gördüğü değişiklikler, hastanede konan septisemi tanısını destekledi. Ancak bu duruma yol açan nedeni, o da saptayamadı. Markov’un sağ baldırındaki yarayı, etrafını keserek çıkarttı. Karşılaştırma yapılabilsin diye, sol baldırının aynı yerinden, aynı büyüklükte bir parça kesti. Dokuların her ikisini ayrı ayrı kaplara koydu, mühürledi ve incelenmek üzere polisin kriminal laboratuvarına gönderdi.

Laboratuvar müdürü, ölenin kimliği nedeniyle Scotland Yard’ın terörle mücadele dairesi başkanı James Nevill’i arayarak bilgi verdi. Nevill, hastane dosyası ve eldeki dokuların süratle, Wilshire, Porton Down’daki Savunma Bakanlığı, Savunma Bilimleri ve Teknolojileri Laboratuvarı’na teslimini emretti.

Doku parçalarının incelenmesi ile görevlendirilen Dr. David Gall ve Dr. Dennis Swanson’un uzmanlık alanı, biyolojik ve kimyasal silahlardı. Dr. Gall, parçaya mikroskopla baktığında, deliğin ortasından, iğne ucu gibi bir cismin dışarıya çıktığını gördü.

"Anlaşılan, Dr. Rufus Crompton parçayı kestikten sonra, bana yardımcı olmak için, deliği işaretlemiş" diye düşündü. Elindeki ufak, düz kenarlı bıçağın ucuyla, çıkıntıya hafifçe dokundu. Georgi İvanov Markov’u septisemiden öldüren cinayet silahı, tezgahın üzerine yuvarlanıverdi.

DOMUZ DENEYİ İLE BULDULAR

Gall ve Swanson, yaradan çıkan, çapı 2 milimetreyi bulmayan metal bilyenin içerisine nasıl bir zehir konmuş olabileceğini günlerce tartıştılar. Tıp Bilimleri Bölümü Başkanı Dr. Frank Beswick’in aklına, yıllar önce rastladığı bir hasta geldi. Keneotu tohumlarını yemiş, Markov’taki gibi, bir virüs ya da bakterinin yol açtığı kan zehirlenmesi sanılacak bulguları göstermiş ve birkaç gün içinde ölmüştü. Bu tohumlarda risin olduğunu biliyorlardı. Risinle zehirlenen insanın otopsi bulguları hakkında ise, hiçbir bilgileri yoktu. Hayvan deneyi yapmaya karar verdiler.

Bir domuza risin enjekte ettiler. 6 saat sonra Markov’a benzer semptomlar gösterdi. Günün sonunda öldü. Otopsisini yaptılar, Markov’unkine benzer organ değişiklikleri gözlediler. Bilyedeki zehirin risin olduğuna daha fazla inandılar. Sıra, bilyenin vücuda nasıl girdiğini anlamaya gelmişti. Bilyeyi, geldiği yere, polis kriminal laboratuvarına gönderdiler.

SUÇ MÜZESİNDE SERGİLENİYOR

Bilye, elektron mikroskobuyla incelendi. Çapı 1.52 milimetreydi, yani 10-15 saç teli kadar. İçinden birbirini dik kesen iki kanal geçiyordu. Bu kanalların içine, bir tuz tanesinden daha fazla madde konamazdı. Kimya dairesi, bilyenin içinde risin bulamadı. Büyük bölümü, Bulgar yazarın kanına karışmıştı çünkü. Karışmamış olsaydı bile, 70’li yılların teknolojisiyle bu kadar az miktarda risinin bulunması mümkün değildi. Markov’un 5 litre kanına karışmış risinin bulunabilmesi ise, hayal bile edilemezdi.

Bilyenin, yüzde 90’ı platin, yüzde 10’u iridyumdu. Daha sonraki yıllarda, vücudun bu orandaki platin-iridyum alaşımını yabancı cisim olarak algılamadığı ve Markov cinayetinde bu nedenle tercih edildiği anlaşıldı. Bilye halen, dünyanın en eski suç müzesine sahip olan Scotland Yard’da sergileniyor.

Cinayet silahı şemsiyeler

Vladimir Kostov, Paris’te yaşayan başka bir komünizm karşıtı yazardı. Markov’un Londra’da öldüğünü öğrenir öğrenmez Scotland Yard’a başvurdu. 3-4 hafta önce bir metro istasyonundan çıkarken aniden sırtına bir ağrı saplanmış, arkasına dönüp baktığında elinde ufak bir çantayla uzaklaşan birini görmüştü. Sırtındaki kızarıklık ve iğne ucu kadar deliği gören doktor, "arı sokması" demişti. Kostov, ertesi sabah ateşlenmekle birlikte, şikayetleri 3-4 gün sonra kaybolmuştu.

İngilizler, Kostov’un sırtından tıpatıp aynı özellikte bir bilye çıkarttılar. Şans yüzlerine güldü. Bu kez bilyenin içindeki risini bulabildiler. Aslında şans Kostov’a gülmüştü. Bilye, yağlı bir bölgeye saplanmış, yağ delikleri tıkamış, risin bilyeden çıkamamıştı.

Polis tutanaklarına geçen küçük bir ayrıntı sayesinde, zehirli bilyelerin, sıkıştırılmış bir gazın itici gücünden yararlanarak fırlatıldığı sonucuna varıldı. Kostov, sırtındaki ağrıyı hissettiği anda, gaz kaçağını andırır bir ses duymuştu.

Köprülerin altından çok sular aktı. Soğuk Savaş bitti. 1989’da Jivkov hükümeti çöktü. Haziran 1990’da yapılan genel seçimlerle, Bulgaristan demokratikleşme sürecine girdi. İçişleri Bakanlığı’nın kitli odalarının birinde çok sayıda şemsiye bulundu. Şemsiyelerin içinde de, bilye fırlatmaya yarayan düzenek.

DELİLLERİ YOK ETTİLER

90’ların başında, Jivkov döneminin tüm gizli arşivleri açıldı. Waterloo Köprüsü’ndeki şemsiyeli katilin ve ona emir verenin kim olduğu araştırıldı. Hiçbir delil bulunamadı.

İstihbarat teşkilatının önceki başkanı Vladimir Todorov’un, konu ile ilgili 10 cilt tutan, 4 bin sayfaya yakın bilgi ve belgeyi imha ettiği anlaşıldı. 16 ay hapse mahkum edildi. Cinayet emrini verdiği ve daha sonra olayları örtbas ettiği iddia edilen, zamanın İçişleri Bakanı Müsteşarı General Stoyan Savov, yargı önüne çıkacağı günün hemen öncesinde intihar etti. Olayla ilgili olduğu sanılan bir gizli servis çalışanı, otomobil kazasında öldü.

Ellerinde kesin delil olmamakla birlikte 1993 Şubat’ında Bulgar yetkililer, İngiliz polisine, İtalyan kökenli Danimarka vatandaşı Francesco Guilino’nun Markov’un katili olabileceğini bildirdiler. Guilino, Kopenhag’da tutuklandı. Danimarkalı, İngiliz ve Bulgar polisler tarafından sorgulandı. 1970’te Bulgar sınırında uyuşturucu kaçakçılığından yakalandığı ve hemen ardından gizli servis için "Piccadilly" kod adıyla çalışmaya başladığı ortaya çıktı. Cinayetle bağlantısı kurulamadı, serbest bırakıldı. Guilino evini sattı, Danimarka’yı terk etti, izi kaybedildi.

İZ PEŞİNDE GAZETECİ

Markov cinayetinden tam 27 yıl sonra, 2005 ortalarında, Bulgaristan’ın günlük gazetesi Drevnik’te, Hristo Hristov imzalı, gizli servise ait belgelerin fotoğraflarının da yer aldığı bir haber yayınlandı. Hristov, üst düzey bürokratlarça gerçekliği onaylanan bu belgelere dayanarak, "Waterloo Köprüsü’ndeki şemsiyeli adam, kesinlikle Francesco Guilino" diyor. Francesco’nun yaşayıp yaşamadığını, yaşıyorsa nerede olduğunu bilen yok. Zaten üç yıl daha ortaya çıkmazsa, yakalansa bile zamanaşımı nedeniyle herhalde tutuklanamayacak.

RİSİNİN KISA ÖYKÜSÜ

Keneotu (Ricinus communis) bitkisinin, açık kahve üzerine koyu kahve lekeli tohumları, keneye benzer. Bu tohumlardan hintyağı elde edilir. Hintyağı da, sabundan hidrolik yağına, boyadan mürekkebe, müshilden parfüme kadar pek çok yerde kullanılır.

Zanzibariensis, carmencita, impala, sanguineus ve gibsonii gibi güzel adlı türleri olan bu bitkinin tohumlarında, hiç de güzel olmayan, kobra yılanı zehirinden iki kat, siyanürden 6 bin kat daha öldürücü, bir de protein yapılı toksin bulunur: Risin.

Tohumları çiğnemeden yutana bir şey olmaz da, 8-10 tanesini iyi çiğneyip yutmak, ölmeye yeter (köpeğin 11, horozun 80 tohum yemesi gerek!). Kanına bir tuz tanesi kadar saf risin enjekte edilen kişinin, 8-10 saat içinde ateşi çıkar, midesi bulanır, 4 güne kalmaz Bulgar yazar gibi kaybedilir.

Havadaki risini soluyanın sonu da, bundan farksızdır. Çünkü risin, hücrelerin protein sentezini durdurur. Protein sentezi duran hücre ölür. Hücre ölünce, insan da.

I. Dünya Savaşı’nda risini silah olarak kullanmayı planlayanlar (şarapnellerin etrafına sürmek ya da havaya püskürtmek gibi) oldu. Bundan esinlenen Agatha Christie, 1929’da yazdığı bir kısa hikayede, risinle işlenen bir cinayeti, İngiliz dedektif çift Tommy ve Tuppence’e çözdürdü.

II. Dünya Savaşı’nda risin bombası kullanılmak istendi. Ünlü yazar Aleksandr Soljenitsin’in ateşini yükseltmek ve kusturmaktan öteye gidemeyen zehir, büyük bir olasılıkla pek saf olmayan risindi.

Unutuldu sanılan risin, son yıllarda yeniden gündeme geldi. Sırasıyla Afganistan, Amerika, Fransa ve İngiltere’de bazı mekanlarda bulunan ve ortalığı ayağa kaldıran beyaz tozların kimi gerçekten risindi, kimi değil.

70’lerde kanda risin varlığını saptayacak yöntemler yoktu, ama artık var (Enzim immunoassay tekniği ile risin antikorları saptanıyor). Panzehiri ise, hálá yok. Buna karşılık 2005 ortalarından bu yana, piyasada aşısı bulunuyor. Ayrıca havada, suda, eşyaların üzerinde risin arayan biyosensörler de yapıldı. Böylece, şarbon ya da botulizm toksini kadar revaçta olmasa da, risinle adam öldürmeye kalkışacaklara karşı önlem almaya çalışılıyor.
X