Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Nereden nereye: G-20’ye ders vermek

EKONOMİDEN sorumlu Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’la öğlen yemeğinde sohbet ediyoruz. Masanın etrafındaki gazeteciler ekonomi basınından değil, aksine o Dışişleri Bakanı iken onunla sık sık seyahat eden siyasi gazeteciler, yazar ve genel yayın yönetmenleri.

Karşısındaki gazeteciler ekonomiyle daha genel olarak ilgilenen gazeteciler olduğu için herhalde, Ali Babacan’a sorular da hep genel konularda geliyor. Soru şuydu: ‘Türk ekonomisini önümüzdeki dönemde bekleyen en önemli riskler neler?’
Ali Babacan anlatmaya başladı. Bir farkettik ki anlattıklarının önemli bir bölümünü dış dinamikler, özellikle Avrupa’da hâlâ devam eden kriz şartları, her an iflas edebilir gibi gözüken Avrupa ülkeleri, Amerika’nın durumu hâlâ tam olarak toparlayamamış olması gibi şeyler oluşturuyor.
Yani, Türkiye’ye yönelik temel ekonomik risk, elbette içten kaynaklanan bir risk de var ama, esas olarak küresel dünyadan, Türkiye’nin hergün iş yaptığı gelişmiş batı ülkelerinden kaynaklanıyor.
O zaman sorular daha spesifik olmaya, Ali Babacan da daha spesifik cevaplar vermeye başladı.
Ülkelerin batma riskini konuştuk, büyük finansal kurumların batma riskini konuştuk, derken konu geldi, hâlâ gelişmiş batıda bir daha aynı krizin olmamasını garanti altına alacak regülasyonlara. Bu noktada Ali Babacan ilginç bir bilgi verdi.
Hazineden sorumlu bakan olarak Ali Babacan yıl başında G-20 üyesi ülkelerin büyükelçilerini davet etmiş ve onlara merkezlerine iletmeleri için bir dizi mesaj vermiş.
Bu mesajlar hep, G-20’nin bir sonraki toplantısında konuşulması beklenen regülasyonlarla ilgili olmuş ve Ali Babacan geri kalan 19 gelişmiş ekonomiye, daha çok da bunların en gelişmişlerine krizleri önlemek ve var olan sorunları çözmek için ne çeşit regülasyonların bu ülkelerde hayata geçirilmesini beklediğimizi iletmiş.
Nereden nereye? Düne kadar her IMF gözden geçirmesi öncesi titreyen, hemen hemen her uluslararası kurumdan, bazen de ülkelerden hangi alanı nasıl yeniden düzenlemesi gerektiğine ilişkin dersler dinleyen, bu önerilerin pek çoğunu da parlamentosunda yasalaştırıp hayata geçiren Türkiye, bugün o gelişmiş dünyaya regülasyon dersi veriyor, ‘Banka ve finansal kurumlarınızı şöyle denetleyin, bütçe açığınızı bir an önce düşürün, ipotek piyasanıza şu şu kuralları getirin’ diyor.
Babacan, ekonomik kriz döneminde Batıdaki kimi ülkelerdeki zayıf, kırılgan koalisyonlara veya kırılgan halk desteğine bağlı iktidarların bir türlü karar alamamasını üzülerek anlatıyor.
Bir Batılı lider G-20 toplantısına verilken bir ara sırasında şöyle demiş: “Ne yapılması gerektiği belli ama bunları yaparsak hiçbirimiz seçimden çıkamayız.”
2002 öncesi bizde de aynısı olmadı mı? Ama bir siyasi kadronun kaderi mi daha önemli, ülkenin kaderi mi?

Mutlak yoksulluk sıfıra indi

İLK göreve geldiği günden beri Ali Babacan’ı yakından izlerim, fırsat buldukça da onunla ekonomi sohbetleri yaparım. Babacan’ın taa en başından beri en fazla önem verdiği istatistiklerin başında, o zamanlar Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE), şimdi yeni adıyla Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) yoksulluk araştırması sonuçlarının geldiğini biliyorum, çünkü her sohbetimizde laf döner dolaşır bu rakamlara gelir, Babacan da son rakamları çıkarır ve başlar konuşmaya.
Bu rakamlar sahiden çok önemli ve belki de sekiz yılı geçen AK Parti iktidarının da en büyük başarıları bu rakamlarda yatıyor. Daha geçenlerde TÜİK bu rakamları yeniden açıkladı. Basına bu açıklama, yoksulluk sınırında yaşayan milyonlarca insanla yansıdı, yanlış da değildi, ülkemizde yoksulluk hâlâ en önemli sosyal iktisadi sorunların başında geliyor.
Ama Ali Babacan’ın karşılaştırmalı rakamları bu alanda 8 yılda alınan mesafeyi gösteriyor. Örneğin daha önce ülkemizde günde 1 doların altında bir gelirle, yani mutlak yoksulluk içinde yaşayan ciddi miktarda insan yaşıyordu, şimdi kimse kalmadı. Bu sınırın biraz üstü olan günde 2.15 doların altında gelir sahibi insan da kalmadı.
Ama diyorum ya yoksulluk da tamamen bitmedi.
Bir kıyaslama için Brezilya rakamlarını sordum. Orada da Lula aşağı yukarı AK Parti ile aynı zamanda iktidara geldi ve o da yoksulluğa karşı savaştaki başarısı sayesinde hâlâ iktidarda. Brezilya rakamları da ciddi bir ilerlemeye işaret ediyor ama Türkiye kadar hızlı değil ilerleme.

Yunanistan’a kriz yardımı

YEMEKTE Ali Babacan’ın anlattığı ilginç öykülerden biri de Yunanistan’la ilgiliydi. Bu ülkede kriz başlayınca Babacan, Başbakan Recep
Tayyip Erdoğan’a, “Efendim” diyor, “Yangın çıksa söndürme uçağı gönderiyoruz, bu da
bir çeşit yangın.”
Başbakan Babacan’a hak veriyor, Papandreu’yu telefonla arıyor, yardım öneriyor. Sonunda Babacan Atina’ya gidiyor. Orada Maliye Bakanı ile görüşüp kendi tecrübelerini aktarıyor, yapılması gerekenleri söylüyor. Bakan, “Siz bunları bir de başbakana anlatın” diyor, hemen randevu alıyor, Babacan bu kez Papandreu ile konuşuyor, aynı şeyleri ona da anlatıyor. Babacan’ın anlattıkları Papandreu’nun da çok ilgisini çekiyor.  Tam bu noktada ben araya girdim, “Sizden bir de Yunan halkına anlatmanızı mı istediler yoksa” dedim.
Aşağı yukarı öyle olmuş. Babacan’ın programında bir de halka ve basına açık konferans olduğunu bilen Papandreu, “Siz” demiş, “Bunları öğleden sonra vereceğiniz konferansta kamuoyuna da aktarsanıza... Biz her zaman anlatamıyoruz böyle şeyleri.”

Yapılması gereken üç önemli iş

YEMEKLİ sohbette Ali Babacan’a Türkiye’nin bundan sonra yapması gerekenler yani eksikleri de soruldu. Babacan hiç tereddütsüz, “İlk sırada gerçek bir hukuk devleti olmak var, yani yargı reformu” dedi.
Babacan’a göre, yerli yabancı yatırımcının en önemli sorunu hukuk devletindeki eksiklikler, mahkemelerin yavaş çalışması, mahkeme kararları arasındaki çelişkiler, mevzuattaki muğlaklıkların yarattığı yorum farkları.
Bakana göre ikinci sırada iş gücü piyasasındaki katılıkları çözecek akılcı işler geliyor. Bu alanda pek çok sorun var, bunları başlıklar halinde saydı Babacan ama bir örnek verdi ki, ilginçti doğrusu:
Türkiye’de yaklaşık 23 milyon kişi çalışıyor. Araştırmalara göre çalışanların ortalama haftalık çalışma süresi ise 59 saat. Fransa’nın 35 saatlik haftasıyla kıyaslanınca inanılmaz uzun süreli, hatta neredeyse insanlık dışı bir çalışma süresi bu. “Ortalamamız 59’dan 49’a düşse bu ilave 4 milyon işgücü demek” diyor Bakan, ki resmi olarak işsiz sayımız 3 milyon zaten.
Fazla çalışma, Babacan’ın sözünü ettiği iş gücü piyasası katılıklarının bir sonucu. Çoğu çalışan bunun için fazla mesai bile almıyor, fazla mesai alanların aldıkları ekstra ücret de, işveren açısından işe yeni eleman almaktan daha ucuza geliyor.
Babacan’ın önceliklerinde üçüncü sırada ise kayıt dışının azaltılması var. “Maalesef azalmıyor, artmıyor da ama azaltmayı da henüz başaramadık” diyor bakan.

X