Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Nerede o eski bayramlar edebiyatı küf kokuyor

Bugün bir Ramazan ayını daha geride bıraktık. Şimdi bunun bir bayramla kutlanma zamanı. İslam dini inanları zora koşmaktan kaçınan bir din olduğunu kutsal kitabının çeşitli yerlerinde sık tekrarlar. Oruçtan amaç da inananları aç ve susuz bırakarak zora sokmak olarak yorumlanamaz. Bu ibadetin kendini arındırma, Allah'a yakınlaşma için farz kılındığını söylemek pek yanlış olmaz sanırım. Bir de Ramazan ve orucun -haccın aksine- bütün Müslümanlara farz olduğunu hatırlatalım. Böylece Ramazan ayı boyunca müminler açlıkta, susuzlukta, cinsel perhizde, daha çok örfün emrettiği iyi davranışlarda adeta ortak bir zeminde bir tür eşitlik yaşar. Nitekim iftar sofralarının herkese açık tutulması; eski Ramazanlara ait gözlemlerde bulunan batılıların hayretle not ettikleri gibi, camiden başka eğlence yerlerinde de her sınıftan halkın hiçbir toplumsal ayrım gözetmeksizin yanyana bulunuşu bu durumu doğrulayan gerçeklerdir.

Her oruç döneminin bir şenlikle sonuçlandırılması neredeyse bütün toplumlarda görülen bir gelenek. Ramazan da bunun dışında kalmayan bir uygulama. Biz oruç ayını Şeker Bayramı ile sonlandırıyoruz. Şeker Bayramı'nın sıradan bir tatil dönemine indirgenmiş olmasına itirazım tam bu noktada düğümleniyor. İçi boşaltılmış bir bayram ne kadar bayram sayılabilir?

KONUKSEVERLİK AYI

Bayrama geçmeden önce Ramazan hakkında birkaç söz söylemek isterim. İstanbul'daki Ramazan uygulamaları üzerine mükemmel bir makalenin sahibi olan Fransız araştırmacı François Georgeon, bizdeki uygulama hakkında 'Ramazan konukseverlik ayıdır' der. Bu yargısını bir başka araştırmacı Sir Henry F. Woods'un Türkiye Anıları'ndan bir cümleyle destekler: '(Ramazan) Türklerin konukseverliğini mükemmel şekilde ortaya koyan aydır.' İlber Ortaylı hocamız, eski İstanbul'da oturan ailelerin iftar yemeklerine katılmaları için uzaktan, Boğaziçi köylerinden, Asya yakasındaki Kadıköy'den, Üsküdar'dan gelen akrabalarını günlerce, hatta haftalarca ağırladıklarını belirttikten sonra, bu çok zengin toplumsal hayatın ayın sonuna kadar sürdüğünü ve üç günlük bayram sırasında doruğa ulaştığını kaydeder.

Gerçekten de, François Georgeon'un altını itinayla çizdiği gibi, Ramazan ayını bağlayan Şeker Bayramı boyunca, toplumsal hayatın ritmi hızlanır, ziyaretlerin sayısı artardı. 'Ama sadece akşam yemeğine değil, gündüz ziyaretlerine de gidilir' diyen Georgeon, 'Akrabalar, komşular, iş arkadaşları, dostlar karşılıklı olarak birbirine gider ve armağanlar alınıp verilirdi' der. Arapların 'Küçük Bayram' ('Büyük Bayram bizim Kurban Bayramı dediğimizdir) veya 'Oruç Açma Bayramı' diye adlandırmasına karşılık Türklerin buna Şeker Bayramı demiş olmasının altında yatan gerekçe, ziyaretler sırasında götürülen hediyelerin başında şeker ve muhtelif tatlıların gelmesi olmalı.

ARMAĞANLAR

Bayram armağanlarına gelince... Bunun bizde çok uzun bir geçmişi var. İlginç olan, bu armağanlarla ilgili ayrıntılı bir protokol bulunması. Tarihçiler, Ramazan ve bayram ziyaretlerinin çok sayıda ve çeşitli armağanlar verilmesini gerektirdiğini belirtiyorlar. Nitekim François Georgeon, 'Ramazan akrabalara, komşulara, dostlara, çevredekilere para ya da eşya gibi armağanlar sumak için ayrıcalıklı bir dönem oluşturur' demekte. Bunlar Osmanlı toplumunda hediye, ikram, ikramiye, bahşiş, atiyye, ihsan gibi sözcüklerle adlandırılmış. Bu kadar fazla kelime olsa olsa işin inceliklerine işaret ediyor olabilir. Ama hemen şunu ekleyelim ki bunlar için asıl şart bağışın -adı ne olursa olsun- toplumsal hiyerarşi açısından küçükten büyüğe yapılmasıdır. Aksi rüşvet sayılırdı ve hala da öyle sayılmaya devam eder!

Bu gönül zenginliği, cömertlik, insanların zekatlarını Şeker Bayramı sırasında vermeye çalışmasından da anlaşılır. Bu arada unutmayalım, yoksullara yapılan özel yardım da bu kutsal aya aittir.

Diğer 'bayram ödemeleri' şimdi ortadan kalkmış gibi görünse de, bahşiş adeti süregidiyor. Tarih kitaplarına baktığımda bunun birkaç yüzyıldır değişmediğini görüyorum. Batılılar bunu bir tür yılbaşı ikramiyesine benzetmekte. François Georgeon durumu şöyle anlatıyor. 'Bu yan gelirden önce müminleri şafakta sahur yemeğine kaldıran mahalle bekçileri yararlanırdı. İlk olarak Ramazan'ın 15'inden itibaren, bir ikinci kere de bayram sırasında bahşiş toplamak için ev ev dolaşırlardı. Sonra bayram günü bayram bahşişi toplama sırası itfaiyecilere ve belediye görevlilerine gelirdi. Öte yandan çocuklar, birkaç kuruş para ya da küçük bir armağan almak üzere, mahallede komşuların, ahbapların elini öpme turuna çıkarlardı. Dini hiyerarşinin üyeleri (mollalar, hocalar, müezzinler, imamlar) ve dervişler de Ramazan Bayramı boyunca sıska keselerini şişmanlatmak için müminlerin cömertliğinden bol bol yararlanırlardı.'

NOSTALJİDEN GERİ KALAN

Dünya kurulduğundan beri değişiyor. Bu değişime eğlencenin, yeme içmenin, bayram kutlamanın şekilsel yanlarının konu olmasında şaşacak bir yan yok. Sözün kısası, 'nerede o eski bayramlar' edebiyatı artık küf kokuyor. Ama Ramazan'ın eşitlik, kardeşlik, dürüstlük, adalet, cömertlik, konukseverlik, yardım ve dayanışma gibi bize hatırlattığı değerler zaman ve zeminden münezzeh, her yere ve her çağa ait. Dileyelim ki bunlar hiç akıldan çıkmasın, bayramlar her defasında bunları bize bir kere daha hatırlatsın. Unutmayalım, bayram kişisel değil toplumsal bir olay. Kardeşlerimizin ağladığı bir yerde bizim bayram yapmamız hiç mümkün olabilir mi?

BAYRAM ZİYARETLERİ

Bayram ziyaretleri hakkındaki bir liste ilgi çekici. Listeyi düzenleyen Yüksek Sıhhiye Şürası görevlilerinden Said Bey, yaşadığı yaklaşık iki yüzyıl öncesinden söz ederken, Şeker Bayramları'nda evinde akrabaları, iş arkadaşları, komşuları, dostları, tanıdıkları ve bir kısım gayrimüslimden oluşan elli altmış kişiyi ağırladığını söyler.

Bu sonuncular -yani gayrimüslimler- ile gerçekten çok çarpıcı bir ilişki görülmekte. Ramazan gibi dini yanı ağır basan bir ayda ve hele Müslümanların bayramında gayrımüslimlerin işi ne? Said Bey doğrusu kuraldışı bir durumun tanıklığını yapmıyor. Tarihçiler Sultan'ın Ramazan boyunca dini cemaatlerin (bundan gayrımüslim olanlar anlaşılmalı) temsilcilerini, patriklerini, din adamlarını sarayda iftar sofrasını bölüşmeye davet ettiğini yazıyor. Günümüzde bu adet cemaatler arasında karşılıklı olarak sürdürülmeye çalışılıyor. Çok da iyi oluyor.

Toplumsal hiyerarşi

Bayramda yoksulları, ihtiyacı olanları sevindirmekte anlaşılmayacak bir yan yok. Ama bu bayram armağanlarından yararlananlar içinde hali vakti yerinde olanların çokluğu eski toplumsal yapımızı anlamaya çalışanlara ilk bakışta şaşırtıcı görünebilir. Bunun açıklaması ise şöyle yapılıyor: 'Armağan vermek, toplumsal itibarını ortaya koyma, gücünü kabul ettirme, üstünlüğünü gösterme aracıydı. Ramazan bahşişi almak ise, verenin üstünlüğünü tanımaktı. Kısacası Ramazan değiş tokuşları, herkesi yerli yerine oturtma, herkese mevcut düzeni hatırlatma amacına yönelikti.' Görüyorsunuz bir bayram, daha genel bir deyişleyse din neler için kullanılmış!

X