Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Nerede böyle erkekler

<B>GARANTİ </B>Bankası’nın yeni hizmeti <B>‘Cep Para’</B>yı duyuran reklamı çok ilginç. Yağmurlu bir gecede esas oğlanımız beş parasız kalıyor ve sevgilisini arıyor. Sevgilisi de ona cep telefonu yardımıyla para (sadece 20 YTL, nasıl bir sevgiliyse) gönderiyor.

Esas oğlan, şifreyi girip banka kartı olmadığı halde parayı ‘paramatik’ten çekebiliyor. Ama istikrarlı bir erkek sakarlığı içinde çektiği parayı elinden uçurup yine açıkta kalıyor. Sevgilisini yeniden arayıp, erkeklerin arasıra kendilerine itiraf ettikleri cümleyi, açık açık söylüyor: ‘Sen beni bırak ya’ (Buradaki ‘bırak’ı, ‘eve bırak’ olarak da algılayanlar olabilir. Ancak öykü içinde benim ifade ettiğim anlam daha doğru).

‘Cep Para’ reklamı tekrar izlenme değeri yüksek, beğenilirliği yüksek, hizmetin derdini iyi anlatan çok doğru bir reklam. Takıldığım nokta esas oğlanın tam sevgilisini aradığı an. Esas oğlan soruyor: ‘Nerdesin?’ Sevgili (ya da eş) yanıt veriyor: ‘Şehir dışındayım.’

Esas oğlanın yanıtı şöyle: ‘Aa öyle mi?

Yapmayın arkadaşlar, gerçekleri çarpıtıp Türk erkeğini yerlerde süründürmenin gereği yok.

Türkiye’de hangi sevgili ya da eş, erkek arkadaşına ya da kocasına haber vermeden şehir dışına çıkabilir? Hadi çıktı diyelim sevgili ya da eşin bu durumu öğrendiğinde yanıtı ‘Aa öyle mi’ şeklinde mi olur? Ben size olası yanıtları sırlayayım:

‘Şehir dışında mısın? Biraz ayıp olmuyor mu?’

‘Niye benim haberim yok?’

‘Ne zaman gittin? Neden?
Ne zaman? Kim var yanında?’

‘Bunun hesabını dönünce verirsin herhalde..’

‘Şunu ben yapsam, ayrılma nedeni olur..’

"Ne anlamalıyım.
Bitti mi?’

‘İstersen sen ordan doğrudan babanın evine in...’

‘Ohaaa.
.. Yurt dışına çıksaydın bari...’

Haksız mıyım?

Noirmont’tan Erdoğan’a çağrı

CARREFOUR
’un Genel Müdürü Luc de Noirmont ve pazarlamadan sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Thierry Pierre ve Pazarlama Müdürü Cenk Gönenç’le Carrefour’un Türkiye’deki gelecek stratejileri üzerine konuşuyoruz.

Thierry Pierre üç yıldır Türkiye’de görev yapıyormuş, Genel Müdür Noirmont’un Türkiye’ye geleli ise henüz altı ay olmuş. Her ikisi de Türkiye’deki ‘bürokrasi’den çok şikayetçi.

Genel Müdür Noirmont, Bayrampaşa ve Maltepe’de açtıkları iki yeni mağazayla Carrefour’un 12 mağazaya ulaştığını söyledi ve ekledi:

‘Daha fazla Carrefour açmak istiyoruz. Türkiye’nin dört bir yanından 'mağaza açın' diye talep var. Biz de 70 milyonluk Türkiye’yi Avrupa’nın Çin’i olarak görüyor ve daha fazla yatırım yapmak istiyoruz. Ama Türkiye’de mağaza açmak, diğer ülkelerle karşılaştırıldığında çok zor. Bir, arsa ücretleri pahalı. İki, bürokratik engeller nedeniyle 'mağaza açma posedürü' insanı mağaza açtığına açacağına pişman edecek kadar uzun. Başbakan Erdoğan’a çok güveniyoruz. Arsa fiyatları konusunda bir şey yapamayacağını biliyoruz ama bürokratik engelleri kaldırmak onun elinde. Türk bürokratı yerli ve yabancı markaya aynı hoşgörüyü göstermiyor. Yabancının işi zora koşuluyor. Erdoğan Türkiye’yi Avrupa Birliği'ne sokmak istiyorsa öncelikle yerli yabancı ayrımını bürokrasiden silmeli ve yabancı sermayenin önünü açmalı.

Doğru sözlere ne denir? Biz Türkler küresel dünyanın bir parçası olmak istiyorsak, yabancı sermayeye, Noirmont’lara, Pierre’lere, Smith’lere, Hans’lara, Yeng’lere yaşattığımız bu bürokratik ikiyüzlülüğü aşmalıyız. Yapılması gereken şey çok basit. Başbakan Erdoğan, yarından tezi yok ‘Yabancı Sermaye Avcıları’ diye bir proje grubu oluşturup, bu proje grubunu büyük yetkilerle donatmalı. Yabancıların Türkiye’de iş yapmaları ile ilgili yasalar tek tek elden geçirilmeli, ‘prosedürler’ yabancı sermaye lehine yönetmeliklerle düzenlenmeli..

Yabancı sermayenin önü açılırsa Türkiye’yi emin olun, kimse tutamaz. Sanırım Noirmont’un başında olduğu Carrefour’u da... Çünkü Genel Müdür Noirmont ’daha fazla mağaza’ diyor başka bir şey demiyor. Niye acaba? Yoksa Tesco cephesinde bir şeyler oluyor da Carrefour savaş olasılığına karşı cephane mi yığıyor?

Ona hipotez denmez

İLKER Sarıer, Deniz Baykal
’ın iki parti Disiplin Kurulu üyesini Disiplin Kurulu'na verdiğini duyunca aklına bir hipotez gelmiş ve şöyle bir soru sormuş:

‘Disipline sevk edilen disiplin kurulu üyeleri de disiplini bozarlarsa ve onlar da disipline sevk edilip onları yargılayanlar da disiplinsizlik yaparlarsa bu zincirleme reaksiyon için kaç disiplin kurulu üyesi gerekmektedir, şeklinde bir hipotez kurulabilir mi?’.

Yanıt veriyorum, kurulamaz. Bir hipotez soru cümlesi şeklinde ifade edilmez. Hipotezler bilimsel kanıtlardan yola çıkarak değişkenler arasındaki ilişkileri ifade etmeye yarayan düz cümlelerdir. İlker Sarıer, ‘Bu zincirleme reaksiyon için sonsuz sayıda disiplin kurulu gerekir’ yazsaydı bu bir hipotez olurdu.

Sarıer’in ifadesi şimdiki haliyle sadece araştırma sorusudur. İçinizden ‘ha hipotez ha araştırma sorusu ne fark eder’ diyebilirsiniz. Özür dilerim ama çok şey fark eder. Araştırma sorusuyla yetinen bir araştırmacı, her şeyi sınayıp, sınamaları sonucunda her sonuca varabilir. Hipotez ise bir araştırmacının kendinden emin bir şekilde sadece odaklandığı sonucu sınamasını sağlar.

Doktora tezi ya da yüksek lisans tezi yazan bir araştırmacı araştırma sorusundan hipoteze yaklaşık bir belki iki yıllık bir çalışma süresi sonunda geçer. Ya araştırma sorusu ile hipotez farkını bilmeyen, hatta bunu bilmediğini bilmeyen biri? Sadece bir köşe yazısı yazacak sürede...

Bence yoksunuz

BİRİLERİ
Burgaz ismiyle yeni bir rakı üretmiş. Yine aynı kişiler İstanbul ismiyle de votka. Dün bu iki ismin sahipleri gazetelere tam sayfa reklamlar vererek ‘Biz de varız’ demişler. Tam sayfa reklamın yarısı votkaya, yarısı rakıya ayrılmış. Bu iki ismin sahiplerini uyarayım. İçki üretmelerini, reklam yapma isteklerini saygıyla karşılıyorum. Ancak komünist dönemde Rusya’da bile yapılmayan bir ‘ilan’ yaklaşımıyla marka oluşturmak mümkün değil. Yapılacak iş çok zor değil. Önce Burgaz rakının pozisyonu belirlenmeli, sonra İstanbul votkanın (ki burada tescil sorunu var) ve bu pazar pozisyonlarına uygun iletişim yapılmalı. İki ismi aynı ilana koymak daha doğmadan iki ismi de öldürmek, marka olmalarını engellemek demek. Reklamın ne dediği belli değil. Mesaj ayırt edici değil. Reklamda kırmızı kapaktan başka bir şey görünmüyor. Yoksa kırmızı kapak üzerine mi gitmek lazım? Siz en iyisi bir reklam ajansına danışın? Kolunuz kırılınca doktora mı gidiyorsunuz çıkıkçıya mı? Çıkıkçıya mı? İnanmıyorum.

Kelebek’i erkekler de okuyormuş

İKİ
haftadır perşembe günleri Hürriyet/Kelebek’te yazıyorum. Daha ilk gün sabah sekizden itibaren yazılarımla ilgili telefonlar, fakslar, e-postalar almaya başladım. Hürriyet/Kelebek ne çok okunuyormuş da benim haberim yokmuş. Hatta dikkat ettim görüş bildiren, tebrik eden, ‘hayırlı olsun’ diyenler sadece kadınlar değil. Hürriyet/Kelebek okuyan erkek sayısı ne kadar fazlaymış. Yoksa, erkekler magazin denilen dünyaya, yaşamın renkli yanlarına daha mı fazla ilgi duymaya başladılar ne? Bu arada yeri gelmişken geçen hafta perşembe günü ‘Her evde bir Semranım var’ başlıklı yazımın sonunu ‘Her evde bir Semra’nım var, sizin evde de, bizim evde de..’ diye bitirmiş ve bu itiraftan sonra beni artık evde barındırmazlar gibilerden parantez içinde ‘Elveda belki gelecek hafta görüşemeyebiliriz’ diye espri yapmıştım. Bazı internet haber siteleri bu esprimi ‘Atıf Hoca Hürriyet’ten ayrılıyor mu’ya yormuşlar ve kocaman kocaman haberler yapmışlar. İki telefon numarası çevirip, bana işin aslını sormayan internet gazetecilerine çok güldüm. Şimdi gelin de siz ‘İnternette gazetecilik yapılmıyor’ diyen Emre Aköz’e ve ‘Onlar zaten gazetecilik yapmak istemiyorlar ki’ diyen Mehmet Barlas’a katılmayın. Katılıyorum. Gülmekten de internette yapılan şeyin necilik olduğunu düşününce de...

Komili’ye Genç Parti yaklaşımı

KOMİLİ
Zeytinyağı yeni reklamında bugüne kadar yaptığı iletişim aksine ‘Türklük’ teması ile karşımızda. Reklamda Komili’nin Türk zeytinyağı olduğu vurgulanarak, zeytinyağından şekillendirilen çok sayıda ay ve yıldız duygusal çekicilik olarak kullanılıyor. Reklamın girişinde, daha dakika bir gol bir, Genç Parti amblemini andıran ay yıldız, tabaktan izleyicilere göz kırpıyor... Ali Taran’ın daha önce Tadelle’de, Hacı Şakir’de, Genç Parti’de denediği tipik bir ‘milliyetçilik’ gıdıklaması bu. Milliyetçilik gıdıklaması ‘zeytinyağı kategorisinde’ başarılı olur mu? Mümkün değil. Bana ‘Niye’ diye sormayın, kendinize sorun. Zeytinyağı alırken ne kadar Türk olup olmadığına mı bakıyorsunuz? Bugüne kadar, Komili alırken hiç Türk olup olmadığını düşündüğünüz oldu mu? Başka sorum yok.

Çekirgelik

Biz kendimizi yapabildiğimiz şeylerle değerleriz, başkaları yaptığımız şeylerle...

(Henry Wi Longfellow)
X