"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

Nebil müthiş bir şey yapıyor

Nebil Özgentürk’ün şimdiye kadar yaptığı belgeselleri hiç kimse küçümseyemez. Hakikaten iyi işlerdi. Herkesin ilgisini çekmeyebilir ama meraklısının da vazgeçemeyeceği şeylerdi. Ama bu son yaptığı, başlıktaki gibi müthiş bir şey.

Türkiye’nin yakın tarihinin derli toplu bir şekilde önümüze konulması. Ve genellikle halının altına süpürülmüş şeyler. Üstelik Türkiye’nin en ünlü, en baba yönetmenleri 13 bölümlük belgeseli kısa filmleriyle süslüyorlar. Daha ne istiyorsunuz? Belanızı mı! Ocak’ı bekleyin bakalım

Bu proje, Türkiye’nin Hatıra Defteri, nereden düştü aklınıza?/images/100/0x0/55eab833f018fbb8f8925c0f

- Bir süredir aklımda hep bu vardı. Ülkenin geçmişinde bir sürü "karanlık nokta" var. Bir sürü şeyin üstü kapalı kalıyor. Ben de bunları açığa çıkarmak istedim.

Neden? Böyle bir misyon mu edindiniz kendinize?

- Yoo hayır, tamamen kişisel bir merak. Öğrendikçe heyecanlandım, okul kitaplarında yazmıyor bunlar.

Neler mesela onlar?

- O kadar çok ki. Mesela bir dönem alaturka yasaklanmış. 1932 yılında. Hem de bir buçuk yıl boyunca.

Neden?

- Batılılaşıyoruz ya, "Operaya gidelim, baleye gidelim" pompalanmış. Bach, Mozart, Beethoven şahane ama alaturka ve türkü, tu kaka. Kraldan çok kralcı bir çevre, Mustafa Kemal’in bir sözünü yanlış anlayıp, böyle bir yasak kararı almış. Ama bir taraftan, dünyanın en yetenekli etnik sanatçılarından Bela Bartok, Atatürk tarafından Türkiye’ye davet ediliyor. Anadolu müziğini değerlendirsin diye. O da bütün Toroslar’ı, Karadeniz’i geziyor, yüzlerce mani ve ağıt derliyor. Bugün dinlediğimiz pek çok türkü, onun dağlardan kaydedip getirdikleri...

Bu alaturka meselesi, belgeselin bir bölümü mü?

- Yok canım, 400 dakikalık bir belgeselin sadece 4 dakikası. Böyle bir sürü anektod var. Her Türk, 1920’de Yunanlılar’ı denize döktüğümüzü bilir ama şunu bilmez: 20 yıl sonra Almanlar, Yunanistan’ı işgal ediyor, bütün yiyeceklerine- içeceklerine el koyuyor, Yunanlılar perişan durumda kalıyor ve İsmet Paşa hükümeti onlara tam 8 gemi yiyecek yolluyor. Geminin adı da Kurtuluş. Biz ezeli düşmanımıza yardım etmişiz yani. Bunun gibi öyküler işte. Ya da mesela Medeni Kanun çıkacak, artık eşleri boşayabilmek zorlaşacak, Burhan Belge, apar topar karısını boşuyor, "Neme lazım bir daha boşayamam" diye. Bunu da Murat Belge’nin kitabından öğrendik. Medeni Kanun’u anlatırken, bu olayı da anlatıyoruz, yine 4 dakika. Tabii Türkiye nasıl bir dönemden geçiyordu, fonda onu da anlatıyoruz.

Amacınız ne, neyin peşindesiniz?

- Ben kendi ilgimi çeken şeyleri televizyona taşımak istiyorum. Bir de şu var tabii, televizyon dediğiniz sadece eğlenmek, hoplamak, zıplamak, "Kim kime nasıl geçirdi?"yi izlemek için bir araç değil.

Bu işlerden para kazanılıyor mu?

- Kazanılıyor tabii, kazanılmaz mı? Ama tabii ki ekranın büyük yıldızları kadar değil.

Sponsoru nasıl buldunuz?

- O beni buldu. Bir gün Ece Bar’da otururken Denizbank’ın Genel Müdürü Hakan Ateş, hiç tanışmıyoruz o zamanlar, dedi ki, "Ben sizinle bir şey yapmak istiyorum." Çok zarif biri, OTDÜ’lü filan, çocuk tiyatrosunda seslendirmeden gelmiş, bizim yaptığımız işlere de uzak değil yani. Çok etkilendim ve bu projeyi ona götürdüm.

Bu anektodlar arasında başka ilginç neler var...

- Mesela Kore Savaşı. Herkes 100 bin asker gönderdiğimizi bilir ama Kore’ye gidip, orada bir Koreli kıza aşık olan askerin öyküsünü bilmez. Onu anlattık. Ya da Keriman Halis’i anlatırken mecburen bugünkü güzellik yarışmalarının nasıl deforme olduğunu da anlattık. Keriman Halis’in seçilmesi sırasında gazetelere verilen ilan şöyle: "Saygıdeğer genç kızlarımız, çekinmeyiniz, kazanmazsanız, isminiz gazetede neşredilmeyecektir." Bakar mısınız inceliğe, zarafete. Bir de şimdikileri düşünün...

Belgeseliniz zaten yeteri kadar heyecan verici, niye bir de diplerine kısa filmler eklediniz?

- Belgeseli 100 kişi mi izleyecek, 1000 kişi izlesin diye. Daha da ilgi çeksin diye. Bu ülkenin en değerli 13 yönetmeninden her bölümün sonuna o bölümle ilgili diledikleri bir kısa filmi çekmelerini rica ettim.

Yönetmenleri neye göre seçtiniz?

- Türkiye’nin en değerli, en iyi yönetmenleri diyorum ama bakma sen bana, aslında kıstasım sadece bu değil. Ben en kolay iletişim kurduğum yönetmenleri seçtim. "N’aber?" dediğim insanları. Birlikte içki içtiğim, meyhaneye gittiğim insanları. Zekalarına, yaratıcılıklarına inandığım insanları...

Kim onlar?

- Şerif Gören, Metin Erksan, Halit Refiğ, Ali Özgentürk, Sinan Çetin, Yılmaz Erdoğan, Cem Yılmaz, Osman Sınav, Ömer Faruk Sorak, Mustafa Altıoklar, Zülfü Livaneli, Çağan Irmak, Rutkay Aziz... Rutkay Aziz, sinema yönetmeni değil ama tiyatro da temsil edilsin istediğim için onu da dahil ettik. Daha bir sürü insan dahil oldu. Mesela Sezen Aksu şarkı verecek, o bizim hatıralarımızın önemli bir sembolü. Sonra Fazıl Say, Cumhuriyet’in kuruluşunun müziğini Fazıl yapıyor. Ali Otyam, ilk film müzikçisinin oğlu, olağanüstü müzikleri var belgeselde. Cüneyt Türel ve Çetin Tekindor’a gelince, onlar da seslendirdi. Aslında hazır ama Ocak’ın başını bekliyoruz, Cumhuriyet’in 85. yılında yayınlayalım diye.

Hangi kanal?

- 4 kanaldan talibi var, hoş bir kadın şu anda, alıcı çok. Önümüzdeki günlerde duruma bakacağız.

Bu kısa filmlerin süresi ne kadar?

- 4 dakika olsun dedim. Ama Şerif Gören’inki 13, Halit Refik’inki 8, Sinan Çetin’inki 7, Mustafa Altıkolar’ınki 9 dakika oldu. Mustafa dün telefon etti, "1 dakika daha uzayacak" dedi, "Canın sağolsun" dedim.

Peki bu yönetmenler hikayelerini neye göre seçtiler?

- Sana anlattığım gibi heyecanla onlara da anlattım projeyi. Satır arası öyküler de dahil olmak üzere. Dinlerken, hepsinde bir şey çaktı, "Ben ne çekeceğimi buldum" dedi.

Hadi kim ne çekiyor, bize biraz tüyo verin...

- 83 yılında Zülfü Livaneli Paris’te zor şartlarda yaşıyor. Uğur Mumcu onu ziyarete gidiyor, çok iyi arkadaşlar ve yeni yaptığı şarkıyı duyuyor, o sırada bestelemiş: "Yiğidim Aslanım Burada Yatıyor." Ve ağlamaya başlıyor. "Bu, bütün ölülerimize ağıt gibi, müthiş bir şarkı" diyor. Aradan 10 yıl geçiyor, 1993’te Uğur Mumcu öldürülüyor, cenazesinde 100 bin kişi, bu öyküyü bilmeden, hep bir ağızdan "Yiğidim Aslanım Burada Yatıyor"u söylüyor. Zülfü Livaneli’nin filmi, kendi ağıtının kehanetini yapan adamın filmi oldu. 7 dakika.

Kim oynuyor bu filmde?

- Muhteşem makyajcı Derya, Güven Kıraç’ı inanılmaz bir Uğur Mumcu yaptı. Zülfü’yü de Emre Kınay oynadı.

Başka öyküler?

- Çağan Irmak, "Ben Çemberimde Gül Oya’da zaten 70’leri anlatıyordum, oradan 3 dakikalık bir bölüm seçsem, olur mu?" dedi, "Tabii olur" dedim, ama montajda Zülfü Livaneli’nin filmini görünce, "Ben deli miyim, yepyeni bir şey çekeceğim" dedi. Ve Atatürk’le ilgili çok çarpıcı bir şey çekti. Ceyda Düvenci de oynadı. Mustafa Altıoklar da en kışkırtıcı öykülerden birini çekti. Meğer, infaz kanununda, 450-b, şöyle bir madde varmış: "Hamile kadınlar idam edilemez." 2001’e kadar yürürlükteymiş. Bir kadın var, Nehir Erdoğan oynadı, idam edilecek. Son anda hamile olduğu anlaşılıyor, idam erteleniyor, kadın çocuğunu doğuruyor, ondan sonra idam ediliyor. Bebeği beyaz kundakta, kendisi beyaz kefende... Avukatları Halil Ergün ve Aytaç Arman, savcıyı Ahmet Utlu, cezaevi müdürünü ise Sunay Akın oynadı. Tabii biz bu belgeselde, 1967’ye kadar sokaklarda idam mahkumlarının infaz edildiğini de öğreneceğiz. Ankara’da Hergele Meydanı’nda, İstanbul’da Sultanahmet Meydanı’nda insanları asarlarmış. Millet sepetlerle pikniğe gider gibi gidip, idam izlermiş. Bunları da anlatıyoruz.

Peki Şerif Gören ne çekti?

- O, 6-7 Eylül’ü anlatıyor. Biz İstanbul’daki olayları biliyoruz, o ise bize İskeçe’de bir Türk olarak 6-7 Eylül’ü nasıl yaşadığını anlatıyor. Oradaki Rumlar da Türklere korku yaşatmışlar. Şerif Gören’in evini yakmışlar, Marika isimli bir Rum kadın, onları saklayarak hayatlarını kurtarmış. Halit Refiğ, Yakup Kadri’nin sürgününü çekti. Sinan Çetin ise alaturka yasağını... 1930’larda bir köy evi. Askerler evi basıyor. Türkü, alaturka yasak ya, adam da sazla Beethoven çalıyor. Gerçekten de Ahmet Koç adında çok şeker bir adam bulduk, sazla klasik batı müziği çalabiliyor. Tatlı bir komedi.

Abinizin filmi?

- Onunki bir kadın öyküsü. Daha doğrusu kadınlar öyküsü. Cezaevindeki adamları dışarıda bekleyen kadınlar. O adamların ruh ikizi kadınlar...

Cem Yılmaz’ınki peki...

- O önce "23 Nisan’da bir türlü şiir okuyamayan bir çocuğu anlatayım" dedi. Sonra ben belgeseldeki öyküleri sıralarken, "Sadun Bora’yı da anlatıyoruz" dedim, çünkü o bizim dünyadaki ilk milli gururumuz, 2 milyon mili tamamlayıp ülkeye dönünce, yüz binlerce insan, Dolmabahçe’ye onu karşılamaya gidiyor. Ben bunu anlatırken, Cem Yılmaz, "Buldum ne çekeceğimi" dedi. Babasıyla dayısı, o zaman gencecik adamlar tabii, "Biz de gidelim Sadun Bora’yı karşılamaya" diyorlar ve Sarayburnu’ndan sandalla Dolmabahçe’ye gelmeye karar veriyorlar. Topu topu 1 mil. Fakat bir türlü gelemiyorlar...

Neden gelemiyorlar?

- Başlarına 50 tane bela geliyor, sonunda da sandalları batıyor. Bir sürü komik hadise. Babayı Cem kendisini oynuyor. Yılmaz Erdoğan, o farklı bir şey yapıyor, set kurmuyor, şiirle montajla karışık bir şey yapıyor. Metin Erksan’a gelince senaryoyu hazırlıyor, ne zaman isterse çekecek. O zaten ustalar ustası. Metin Erksan’ın projede yer alacağını duyunca Sinan, "Ben ışığını taşıyayım" dedi, Mustafa da, "Ben de asistanlığını yapayım..." Bu kadar sene sonra bir projede yer almayı kabul etmesi heyecan dalgası yarattı yani. Rutkay Aziz’e gelince, o da Sabahattin Ali’yi çekiyor.

Gerçekten büyük proje... Ne kadar heyecanlandınız?

- Şu kadarını söyleyebilirim, heyecandan uyuyamıyorum. Ben de seyredebilmek için sabırsızlanıyorum.

Siz kendinizi neci olarak tanımlıyorsunuz?

- Ben sistemle çelişen hayatları aktarmaya meraklı bir adamım. Televizyon belgeselcisiyim. Dinlemeyi seviyorum ve dinlediğim hikayeleri aktarıyorum. Cüneyt Arkın bile, bu ülkede 141, 142’den yargılanmış. "Polis Cemil" diye bir film çekmiş, orada gecekondu halkını sempatik gösterdi diye zamanında yargılamışlar adamı, sonra serbest bırakmışlar. Bu hikaye benim hoşuma gidiyor. Malkoçoğlu’nun 141’den yargılanmasını düşünsenize..

Bir gün bu noktalara geleceğinizi düşünüyor muydunuz?

- Ben şanslı bir adamım, 11 yaşındayken Türkan Şoray, bizim Adana’daki evimize geldi, Can Yücel, Adana cezaevinden çıktı bizdeydi. Dünyanın en güzel babalarından biriydi benimki. CHP’nin Adana’da uzun süre yöneticiliğini yaptı, sürekli hikayeler anlatan bir adamın oğluyum...

Kaç kardeşsiniz?

- 9. Ali Özgentürk, en büyüğümüz. Sonra bir abi düşün, Finlandiya’dan kolunda Finli bir yenge ve iki tane Türkçe bilmeyen yeğenle geliyor. Bir başka abi, Alman rahibe bir kadınla geliyor, evlenmiş. Rengarenk bir aile. Adana’da portakal bahçeli bir evde, böyle tipler bir araya geliyor. Benden bir bok olacağı belliydi yani.

Siz kaç numarasınız?

- Son numara, son!

Bundan sonra gözünüzü diktiğiniz şey ne?

- Sinema filmi. Ama Orhan Kemal’in hayat öyküsü, Bilge Olgaç’ın hayat öyküsü. Mesela Bilge Olgaç’ın çok çarpıcı bir hayatı var, müthiş bir aşk hikayesi, sonra evi yandı, öldü gitti, oğlu cenazesine gelmedi. Orhan Kemal’in de acayip bir hayatı var. Bunları çekebilmeyi çok isterim...
X