Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Ne olacak şimdi?

AKP’nin iktidara geçtiği 2002 yılından 19 Ekim 2011 tarihine kadar, dokuz yıl içinde, TSK tamı tamına 967 şehit vermiş.

Böyle bir acı gerçek karşısında yazarken ve konuşurken herkes doğru sözcük ve deyimlerle konuşmak zorundadır. Sorumlu ararken hiç kimse “devlet” sözcüğünü kullanamaz. Tek sorumlu vardır, o da hükümettir. Devlet bir taşıta benzer, at, araba, kamyon, uçak gibi bir şeydir. Hükümet ise binici, sürücü, şoför ve pilottur. O nereye isterse araç oraya gider. Başvekil, umursamadığı muhalefeti bu işte kendi sorumluluğuna ortak etmek istiyor. Ama muhalefet şoför muavini bile değil, olamaz zaten! O halde hiç kimse “Devlet görevini yapsın” diyemez. Doğru cümle “Hükümet görevini yapsın!” olmalıdır.
Türk Silahlı Kuvvetleri, MİT ya da polis, terörle mücadelede başarılı olamıyorsa, bunun da sorumlusu hükümettir. Haklarında davalar açılan Silivri ve Hasdal tutukluları terörle mücadelede kusurlu bulundukları için oralara tıkılmadılar. Kimse, askeriyenin elindeki yeterli olanaklardan söz edip başarısızlığın faturasını TSK’ya çıkaramaz. Başarısız olan siyasal irade olan hükümettir!
UZLAŞMANIN SINIRI NE?
Hakkâri’nin Çukurca ilçesine sızan 200 kişilik terörist grup 24 askeri şehit ediyor. Müzakere yoluyla Demokratik Özerklik ve Anadilde Öğretim isteyen bir grup böyle bir eylemde bulunabilir mi? Buna adıyla sanıyla ayrılıkçı eylem denir. Böyle bir eylem karşısında birileri çıkıp “Bu bir savaştır, saniye kaybetmeden bu savaşı durdurun. İki taraf da kurban vermesin” diyemez. Çünkü, devletler hukukuna göre tarafın biri meşru, öteki gayrimeşrudur. Ya da, bir uzlaşma müzakeresi varsa, “Bu saldırıların intikamı çok büyük olacaktır ve misliyle alınacaktır!” diyemez, bu bir ciddi savaş ilanıdır.
Hükümet, Öcalan ve PKK ile neyin pazarlığını, neyin müzakeresini yapmaktadır? PKK neyi isteyip de alamadığı için, dokuz yıl içinde, 967 askeri şehit etmiş ve kendisi de sayısını bilmediğimiz kadar kayıp vermiştir. Türkiye ve dünya kamuoyunun bunu bilmesi gerekmektedir. Bu gerçek bilinmez ise millet, hükümetin vatan savunmasını değil, fakat kendi iktidarını güçlendirmeyi gözettiğinden kuşku duymaya başlar. Hükümet, Kürtlere Demokratik Özerklik ve Kürtçe eğitim hakkı vermediği için mi, PKK saldırılarını sürdürmektedir? Daha açıkçası, hükümet bu iki hakkı tanımaya ve vermeye hazır mıdır, niyetli midir? Bunu bilmek zorundayız. Uzlaşmanın alt ve üst sınırı nelerdir? Bunları bilmek hakkımız olmalı!
SORUN ÜLKENİN GELECEĞİDİR
19 Ekim saldırısından sonra, hiçbir şey “bu şekilde” devam edemez! Hükümetin önünde iki seçenek var: Ya her şeyi sineye çekecek, iki taraftan biri olarak teröre karşı silah kullanmayacak ve teröristlerle müzakere masasına oturacak, ya da sınır içinde ve sınır dışında terörün kökünü kazıyacak. Ancak müzakere masasına oturacaksa ya da oturmayacaksa, kırmızı çizgilerini bütün dünyaya ilan etmek zorundadır. MİT’in ve öteki özel temsilcilerin Öcalan ve PKK ile ne ve neyi konuştuğunu bilmiyoruz. Hükümetin niyetini, birlikten yana olan Türk ve Kürt nüfusunun bilmeye hakkı vardır.
Hükümet gerekeni yapmaz ve sorumluluklarını yerine getirmezse, sürecin bundan sonraki menzili bölünme olacaktır. Buna karar verecek olan, PKK ayrılıkçıları değil, birlikte yaşamadan yana görünen halktır. Ama bu ne zamana kadar sürecek?
Ne kadar süreceği kestiremeyecek olan “o zamana kadar” hükümet şunu bilmek zorundadır: PKK bir fraksiyon mudur, bir çete midir, bir isyancı birlik midir, yoksa Kürtleri gerçekten temsil eden bir oluşum mudur? 1984’ten bu yana, bu bilgi MİT’te mutlaka olmalıdır, olmalıydı. 2002’den bu yana AKP iktidarı bu bilgiyi mutlaka toplamalıydı. PKK’nın yok edilmesi Kürtleri memnun ve mutlu edecek mi? Bunu bilmeden hiçbir şey yapamaz hükümet. Çünkü, PKK Kürtlerin tamamını temsil etmese de, önünde sonunda, onunla müzakere masasına oturacak. Belki savaşırken müzakere masasına oturacak. Bu kaçınılmaz!
Halka gelince: Halk hükümetin bu müzakerede neyi tartışacağını, ne alıp ne vereceğini mutlaka bilmelidir. Sorun AKP’nin iktidar sorunu değil, ülkenin geleceğidir.
* * *
ÖZÜR: 16.10.11 tarihli yazımda, TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Burhan Kuzu’ya ilişkin olarak alıntıladığım cümle “Başkanlık sistemi, Uzlaşma Komisyonu’nda masaya gelmeli. Elbette dayatmayız” şeklinde olacaktır. Sn. Kuzu “Dayatmalıyız!” dememiştir. (Ö.İ.)
X

YAZARIN DİĞER YAZILARI