Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Nasıl oldu da ‘Özgür Suriye Ordusu’ bu denli başarılı oldu?

Nisan ayıydı. Yani sadece beş ay önce. İstanbul’da önce Suriye Ulusal Konseyi toplantısı yapılacaktı, ardından da Suriye’nin Dostları toplantısı.

Bu iki önemli toplantı öncesinde Dışişleri Bakanlığı’ndan üst düzey yetkililer bir grup Türk gazeteciye bilgi verdi. Verilen bilgiler ilginçti doğrusu:

1. Kendisine ‘Özgür Suriye Ordusu’ adını veren grupçuklar, köy ve kasabalarda minik minik ve düzensiz ‘çete’lerdi. Onların birleşmesi, tek bir komuta kontrol sistemi altında toplanması isteniyordu.

2. Kendisine ‘Özgür Suriye Ordusu’ adını verenler, mutlaka ve mutlaka ‘Suriye Ulusal Konseyi’nin çatısının altına girmeli ve SUK’un emrinde olduklarını kabul etmeliydi.

3. SUK, ülkedeki bütün grupları (Kürtler dahil) içeren bir çoğulculuğa ve meşruiyete sahip olmalıydı.

4. SUK, Suriye’de rejim devrilip iktidara geldiğinde nasıl bir Suriye istediğini açık ve net biçimde deklare etmeliydi. Bu ‘Yeni Suriye’ demokratik, insan haklarına saygılı, azınlık haklarını gözeten, azınlıkların yaşamasını destekleyen, ‘intikamcı’ olmayan, Suriye’nin mevcut sınırlarını değiştirmeyecek, parlamenter bir düzen içinde olmalıydı.

Türkiye, SUK’a bu kuralları adeta dikte ediyordu. Ve anlaşıldığı kadarıyla benim burada dört maddeye sığdırdığım talepler, sadece Türkiye’nin değil bütün ‘Suriye’nin Dostları’ grubunun talepleriydi.

Becerilmesi en zor maddeler iki ve üçüncü maddelerdi. SUK’un İstanbul’daki toplantısından günler sonra ‘Özgür Suriye Ordusu’ SUK’un komutasına girmeyi kabul etti. Yine SUK’un İstanbul toplantısının üstünden aylar geçtiği halde bütün Kürt grupların SUK çatısına ne kadar dahil oldukları konusu tartışmalı.

Ama aradan geçen zamanda, özellikle de Türkiye’nin F4 uçağının 22 Haziranda düşmesi veya Suriye tarafından düşürülmesi sonrası geçen iki ayda, bundan sadece beş ay önce ‘dağınık çetevari yapılar’ olarak görülen Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) düzenli Suriye kara ordusunu bir çok yerde yenilgiye uğratmış olması, beni şaşırtıyor.

Aradan geçen beş ayda veya son iki ayda ne değişti de ÖSO, Suriye kara ordusunun koca koca tümenlerini dağıttı, en önemlisi de tanklarını neredeyse toplu halde tahrip etti?

Sorulması gereken bir başka soru şu: ÖSO’nun hiç de küçümsenmemesi gereken askeri başarılarında Türkiye, Amerika ve Fransa’nın rolü nedir, ne kadardır?

Suriye’de rejimin askeri anlamda sonun başında olduğu anlaşılıyor. O yüzden, gerek Ankara’da ve gerekse başka başkentlerde bugünlerde konuşulan tek şey, Esad sonrası Suriye’si.

Esad sonrası Suriye için temenniler

GEREK Türkiye ve gerekse Amerika, Esad sonrasında nasıl bir Suriye istediklerini açık açık söylediler. Önce bunlara bir bakalım:

- Devlet yerinde kalacak.

- İntikam siyaseti güdülmeyecek; etnik temizliğe girişilmeyecek.

- Suriye ordusu dağıtılmayacak.

- Ülkenin etnik ve dini çok sesli, çoğulcu yapısı aynen korunacak.

- Başta Nusayriler olmak üzere etnik, dini ve mezhebi azınlıklara Anayasal güvenceler verilecek.

- Geçmişle hesaplaşma hukuk yoluyla, mahkemelerle yapılacak.

Bunlar SUK’a telkin ediliyor, SUK da yayınladığı temel deklarasyonların hepsine bu maddeleri koyuyor ama bu aşamada bu isteklerin temenni mahiyetinde şeyler olduklarını da kabul etmeliyiz.

Fakat yine de bu temennilerin büyük ölçüde gerçekleşebileceğine dair işaretler de var. Örneğin, muhaliflerce ele geçirilen kasabalarda kurulan yerel komiteler bir nevi belediye hizmeti sunmaya başladı Suriye’de. Ve bu kasabalardan bugüne kadar intikamcı katliam haberleri gelmemiş olması, bu ülkenin geleceği hakkında da bir ümit ışığı doğuruyor.

Tabii işi ümit ışıkları yerine gerçeklere bağlamak ve Irak’ta Saddam’ın devrilmesi ve işgal sonrası yaşananların Suriye’de yaşanmaması için aktif tedbirler almak şart.

ÖSO daha şimdiden, çatışmalar sırasında ciddi katliamlar yapabileceğini, insan öldürme konusunda en az Esad rejimi kadar acımasız olabileceğini gösterdi.

Yurtsan’ı özlememek mümkün mü?

YIL 1994, Yeni Yüzyıl gazetesinin çıkış hazırlıkları içindeyiz. Yurtsan Atakan bir gün geldi, Murat Birsel’le birlikte oturduğumuz odaya daldı, ‘Senin bilgisayarında modem var değil mi’ dedi.

Evet vardı, internete bağlanmak için Murat’ın binbir sahtekarlıkla bulduğu bir Amerika numarasını çeviriyor, bunu da patronlardan saklıyorduk. Yurtsan’ın elinde ise Boğaziçi Üniversitesi’nin dial-up numarası ve daha önemlisi bir kullanıcı adıyla şifresi vardı.

Düşünün, yıl 1994 ve Türkiye’de daha bir tane bile internet servis sağlayıcısı yok. İnternete girebilmek için üniversitelerin dial-up numaralarına korsan olarak sahip olmak gerekiyor. Zaten daha ‘World Wide Web’ de icat edilmemiş. Biz, ‘internet’ dediğimizde başkaları bize uzaylıya bakar gibi bakıyor.

Yurtsan, gerçekten de Türkiye’de internet denen ve bugün bence bir temel insan hakkı olarak kabul edilmesi gereken şeyin varlığının duyurulması için öncülük yapan az sayıda insandan biriydi.

Onun için ‘dili geçmiş zaman’ kipiyle konuşmak da tuhaf. Aynı yaştaydık ve o dün sabaha karşı yıllardır boğuştuğu kansere yenik düştü, öldü.

Farklı farlı gazetelere savrulduk, çok defa fikir ayrılıkları da yaşadık, hatta köşelerimizden atıştığımız da oldu. Ama Yurtsan, okuyan, okuduğunu anlayan, yetmezse ilave araştırma yapan ve hep kendi aklıyla konuşan bir sevgili arkadaşımdı. Başkaları gibi önüne konan dört sayfa metni bile tam anlamadan, metinlerden alıntı yapan biri değildi.

Son yıllarda, aynı yaşlarda olan çocuklarımız sayesinde parklarda bahçelerde karşılaşıyorduk ha bire ve hep ‘Yahu bi görüşelim’ diyor ama bir türlü beceremiyorduk, birbirimize çok yakın oturmamıza rağmen.

Dün sabah ölüm haberini twitter’dan aldığımda, bu haberi sindirmek için olduğum yerde kalmam gerekti bir süre.

Yurtsan’ı sahiden çok özleyeceğim.

 

X