Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Nasıl bir ahlak

<B>BEN </B>ahlak zaptiyesi değilim ve cinsellik konusunda hiçbir önyargım yoktur.<br><br>Şimdi düşünüyorum da, muhtemelen ilk ergenlik çağımdan itibaren olmamıştı.

Fakat ‘cinnet yıllarım’ boyunca, yani epey süre, ‘proleter moral’ (!) denilen ve riyakarlık bab'ında kara Katolik papazlarınkine bile taş çıkartan o hilebaz ‘ahlakiyatçılığa’ (!) metazori uyarmış gibi gözüktüm...

* * *

BAKTIM ki, hücre toplantısının korkulu ciddiyetinde, gecekondu entarisine benzetmeye çalıştığı pötikare eteğine rağmen uzun bacaklarının biçimliliğini yine de gizleyemeyen şu canımın canı kız, aslında kolejli ve filolojili İngilizcesiyle Türkçeye bizzat kendisi tercüme ettiği için, Mao adlı çarıklı köylünün ‘Ağustos Yenilgisi’ makalesine ‘yorum getirmek’ ihtiyacını duyuyor.

Ah, ‘iflah olmaz burjuvalılığımla’ benim beynim ve ruhum da neler duyuyor.

‘Gezginci Asi Çetelerin İdeolojisi’ tartışması bir kulağımdan girip öteki kulağımdan çıkarken, postal taklidi botlarının içindeki ayaklarının pedikürlü olup olmadığını düşünüyorum. Bir de, meme altlarının kokusunu...

Üstelik hissediyorum ki, teklif etsem, kaçamak caz dinlemeye dünden hazır.

Toplantı bitiminde, Stalin komiseri gibi tümümüzü kızıl deftere mimleyen hücre sekreterine çaktırmadan yanına gidip ‘devrim meselelerini’ (!) başka bir yerde konuşmayı önersem, iyi biliyorum, diğer ‘yoldaşlar’ı şöyle bir kolaçan edecek ve alçak sesle, ‘sen önden çık, ben arkadan gelirim’ diye cevaplayacak.

Geldiğinde de, masaya otururken, bu defa suçlu sesle, ‘ortak sınıfımızın bireyciliğine yine esir düştük. Mutlaka özleştiri vermemiz gerekir’ diyecek.

Ardından, Miles Davis nota üflediğinde ve garson kadeh getirdiğinde, Mao' nun kaknem dulu Çiang Çing kuruluğuyla değil, ‘İguana Gecesi’nin arzu kadını Ava Gardner ihtirasıyla öpecek. ‘Yoksa bacın değil miyim’ diye de gülecek.

Sabah yanımda uyandığında ise suçluluk sesi şimdi paniğe dönüşmüş şekilde, ‘halkımız zulümler altında inlerken biz burjuva tensellikleri altında inledik. Özeleştiri yaparsak ihrac ederler. Bir daha sakın beni toplantı dışında görme’ diyerek, uzun bacaklarının üzerine gecekondu entarisine benzetmeye çalıştığı eteği; pedikürlü ayaklarının üzerine de postal taklidi botları giyecek.

Fakat bütün bunlar belki de hiç gerçekleşmeyecek.

Gerçekleşmeyecek, çünkü ‘proleter ahlak’ yalanıyla cinselliğini zapt-u rapt altına almaya çalışan bu satırların yazarı, hücre toplantısındaki ‘bacı’ya (!) ‘göz koymuş’ (!) olmanın düşüncesinden dolayı dahi ‘günah çıkartacak’ !

* * *

NEYSE, Marks'ın kitabını kütüphanenin en ‘cezalı rafı’na; ‘yoldaşlardan’ daima gizlemek zorunda kalmış olduğum Freud'ün cildini de kütüphanenin en ön rafına koymak cesaretini gösterdiğim gün, şükür ki şükür, riyakarlık bitti !

Özgürlüğünü prangalarını parçalayarak elde etmiş bir Roma kölesi gibi, meydan okuyarak, artık kendi ahlak tanımıma sadık biçimde yaşamaya başladım.

Bu tanımım, reşit bireylerin karşılıklı onayıyla gerçekleşen bütün gönüllü ilişkileri kabullenmek; daha doğrusu, onları yargılamamak üzerine kuruludur.

Eğer alan razı, satan razıysa, zamanda ve mekanda değişken toplum kıstasları istediği kadar ‘kural dışı’ (!) addetsin, ne ben, ne sen, ne o, her hangi bir tercihi iyi veya kötü; doğru ya da yanlış diye değerlendirebiliriz.

Elalemin mahrem uçkuruyla uğraşmak kimsenin üzerine vazife değil ve ‘öteki’ne bok yemek düşer. Tamam, evlilik, sevgililik, sadakat gibi üçüncü bir şahsı da ilgilendiren durumlar olabilir ama, bize yine de bok yemek düşer.

Bu, yalnız, kendisini de taraf sayan o şahsı bağlar ve nokta, satırbaşı...

* * *

ANCAK, yukarıdaki önyargısız ve liberal cinsellik anlayışıma rağmen iki şey var ki, bunları hoşgörmem veya ‘anlayışla karşılamam’ söz konusu olamaz !

Bir; ‘ensest’ denilen ve esas olarak ebeveynlerle onların çocukları arasında gerçekleşen çok yakın aile içi ilişkiler...

İnsanız, yahu ! Kutsal kitaplarda da boşuna mı zikredilmiş, bizi hayvandan farklı kılan en temel özellik zürriyetimizle kendimizi ayıştırmamız değil mi ?

Kaldı ki, böyle rezillikler çoğu defa reşit olmayan çocuğa karşı ebeveyn otoritesinin kullanılmasıyla atbaşı gittiğimden, genelde, benim asla kabul etmediğim diğer şıkla, yani ‘pedofili’ tabir edilen sübyancılıkla birleşiyor.

Çocuk bu ! Masum... Ve, etinden kemiğinden çıkmış olana sen hükmediyorsun.

Cinselliği de, ‘libido’yu da istediğin kadar ‘hayvanileştir’ (!), bunun bir sınırı var... Ve işte o sınır, tıpkı yukarıdaki gibi, bizi insan kılıyor.

Evet, Nobakov'un ‘Lolita’sına da tamam; bilhassa dişi yaş cinselliklerinin adli yaş cinsellikleriyle sınırlanamayacağı gerçeğine de tamam...

Ama her şeye rağmen ve çok elastiki tanımıyla ‘toplumsal ahlak’ dediğimiz bir şey mevcut ki, ‘sosyal insan’ kaçınılmaz olarak buna da ihtiyaç duyuyor.

Başka bir deyişle, ‘cinnet yılları’mın totaliter ‘ahlakiyatçılığına’ (!) tabii ki hayır da, ipin ucunu kaçırıp, ‘sosyal insan’ın ‘vahşi hayvan’a dönüşmesini teorileştiren süper ‘liberter’ bir cinselliğe de hayır !

Ve, hadi gel bakalım şimdi canımın canı kız; artık ne ‘yoldaş hücresi’nde, ne de bin şükür gerçekte ‘bacım’ falan değilsin ve zaten hiç olmamıştın, gel de seni şöyle bir caza götüreyim...
X