Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Napolyon, arsenik ve Rickettsia prowazekii

23 Haziran 1812 sabahı, büyük ordu, Litvanya’nın Neman Nehri’ni geçerek uzun yürüyüşüne başladı. Eylülde Moskova’daydılar.

Ne bir insan, ne bir ekmek ve alevler içerisinde bir kent. 19 Ekim’de Korsikalı komutan geriye dönme emri verdi. 690 bin askerden 35 bini Neman Nehri’ni ve sadece 3 bini evini tekrar görebildi. 200 bin atın, hiçbiri geri dönemedi. Tarih, dizanteri, pnömoni, ateş, soğuk ve açlıktan öldüklerini yazdı. 2006’ya az kala bilim, katiller arasına Rickettsia prowazekii’yi ekledi. Komutan, 9 yıl sonra öldü. Nedeni hálá bilinmiyor.

İMPARATORUN ÖLÜMÜ

Napolyon Bonapart’ın, 1815’te, Brüksel’in 10 kilometre kadar güneydoğusundaki Waterloo’da, İngilizlere yenilinceye kadar, 1 milyona yakın askeri öldü. Bu genç insanların ölüm nedeni az çok belli olmakla birlikte, komutanlarının son altı yılını geçirdiği, Afrika’nın 2 bin kilometre batısındaki, St. Helen Adası’nda neden öldüğü hálá kesinlik kazanmadı.
/images/100/0x0/55ea5cc2f018fbb8f87aff81
Bu konuda, hekim hatasından tutun da, arsenikli saç kremi ya da şaraba kadar pek çok teori bulunmakla birlikte bunları iki grupta toplamak mümkün. İlki, otopsi raporunda da yazıldığı şekliyle babası Carlo, kızkardeşi Caroline ve erkek kardeşi Lucien gibi, mide kanserinden öldüğü. Diğeri, arsenikten zehirlendiği.

Tartışmalar sadece bununla kalmıyor, Paris’te, Les Invalides’in kubbesi altında yatanın, o olmadığına ve İngilizlerin cenazeyi kaçırdığına inananlar olduğu gibi, adadan kaçtığı ve bir benzerinin (örneğin teğmen Pierrre Robeaud) yerini aldığını uman romantikler de var.

OTOPSİYE GÖRE MİDE KANSERİ

St. Helen’e geldikten 5 yıl sonra, mide ağrısı, karın ağrısı, iştahsızlık, bulantı, hıçkırık, ara sıra yükselen ateş, ishal, kabızlık ve terleme şikayetleri başladı. 3 Mayıs 1821’de, İngiliz doktorlar, bağırsağını boşaltmak amacıyla normalin 5 katı kalomel (cıva klorür) verdiler. 5-6 saat sonra, siyah renkte şiddetli kusma, katran rengi dışkı, nabızda hızlanma ve ağır bir terleme gözlendi. 2 gün sonra öldü. Ertesi gün, özel doktoru, Korsikalı, 29 yaşındaki anatomi ve patoloji uzmanı Francesco Antommarchi, 8’i hekim 17 kişi önünde gerçekleştirdiği otopside, mide çıkışına yakın yerdeki deliği ve midenin büyük bölümünü kaplayan kitleyi gördü. Ölüm nedenini, "mide kanseri" olarak kaydetti (Kullanılan otopsi takımları, Moskova seferinde de Napolyon’un yanındaydı, ölürse otopsi yapılmasını, sonucun oğluna bildirilmesini, kalbinin karısı Marie Louise’e teslimini vasiyet etmişti). İngilizler tahnite izin vermedi. En içte demir, ortada kurşun ve en dışta maun, içiçe geçmiş üç tabutla gömüldü. 51 yaşındaydı.

TABUTTAKİ BAŞKASI OLABİLİR Mİ?

Yıllar sonra düşmanlıklar unutuldu. İngilizler, cenazenin Paris’e götürülmesine izin verdiler. 16 Ekim 1840 günü saat 11.00’de, mezarı açıldı. Fransızlar, imparatorlarının yüzünü görmek istediler. Cenaze bozulmamıştı. Yarı karanlıkta, iki dakika gibi kısa bir sürede teşhis ettiler.

İlk gömülme ile mezar açmayı yaşayanların anıları karşılaştırıldığında ortaya gariplikler çıktı. İçiçe geçmiş üç değil, dört tabut vardı. Göğsüne takılı nişanlardan biri yoktu. Otopsi sırasında çıkartılan kalbi ile midesinin korunduğu kurşun kavanozlar, tabutun köşelerine yerleştirildiği halde, şimdi bacakları arasındaydı. Ayaklarının üzerindeki ünlü çift köşeli şapkanın yeri değişmişti. Üstelik herkesçe bilinen, otopsi tutanağına da geçmiş çürük dişleri gitmiş, yerine 3 beyaz diş gelmişti. Ayrıca, ya Napolyon’un boyu uzamış, ya da tabut çekmişti. Çünkü, tabut ile ayakları arasında bir karışlık boşluk varken, şimdi ayakları tabuta değiyordu.

Hepsini bir şekilde açıklamak mümkün olsa da, Paris’e getirilerek, önce St. Jerome Kilisesi’ne, 1861’de de, yapımı tamamlanan Invalides’deki kırmızı mermer lahdin altına, iç içe yerleştirilen 6 tabutla gömülenin Napolyon olmadığına ilişkin kuşkuların nedeni, işte bu farklar.

DNA ANALİZİNE İZİN YOK

Mezar açılırken, Dr. R. Guillard, yüz derisinden bir parça almıştı. Bu parça şimdi Invalides Müzesi’nde, 5673 numara ile sergileniyor. Eğer gerçekten Napolyon’a aitse, kızkardeşi Caroline Murat’ın soyundan gelen kadınlarla aynı mitokondriyal DNA özelliklerini taşıması gerek. Mitokondriyal DNA, sadece anneden çocuklarına aktarılır ve ana tarafından akraba tüm bireylerde aynı özelliği taşır.

İtalya’da Caroline’in soyundan gelen kadınlar var ve avukat Bruno Roy-Henry, bu kadınlardan birini ikna etmiş durumda. Ancak kanımca, müzedeki deri parçası o kadar önemli değil. Lahid açılabilse, orada yatanın Napolyon mu, yoksa kimilerinin ileri sürdüğü gibi hizmetkarı Jean Baptiste Cipriani mi olduğu anlaşılır. Ama en önemlisi, değişik incelemeler yapılarak, ölüm nedeni kesinlik kazanır. Ancak Fransa Savunma Bakanlığı, bırakın incelemeleri, deri parçasının bile DNA analizine izin vermiyor.

KANIT PANTOLONLAR

Basel Üniversitesi’nden Alessandro Lugli ve ekibinin, 2005 Mart bulgularına göre, ölümün sırrı, 1815-1821 arasında giydiği 12 pantolonda gizli. Pantolonların bel çevresini ölçen ve yaşayan mide kanserli hastaların bel çevreleri ile karşılaştıran Lugli, Napolyon’un bel çevresinin altı ayda 110 santimden 98’e düştüğünü, buna göre ciddi biçimde kilo kaybetmiş olduğunu öne sürüyor. Tıpkı, inceledikleri mide kanseri hastalarının 6 ayda 11-15 kilo zayıflaması gibi.

Ekim 2005’te, İskoçya’nın kırsal kesimindeki küçük bir kulübede, 6 Haziran 1821 tarihli belgeler bulundu. Otopside hazır bulunan İngiliz hekimlerden biri tarafından kaleme alınmış, Napolyon’un hastalığını, çektiği acıyı, ölümünü, otopsi sırasında midesi ile kalbine ilişkin gözlemleri ve cenazesini anlatan notlardı bunlar ve mide kanseri tanısını desteklemekteydi. Notlar, adı gizlenen bir koleksiyoncuya 550 sterline satıldı. (Müzayedelerde alıcı bulan sadece bunlar değil. 1977’de ünlü Amerikalı üroloji profesörü Dr. John Lattimer, Napolyon’un penisinden bir parça diye, kavanoz içerisindeki üzüm tanesine benzeyen et parçasına binlerce dolar ödemişti.)

orduyu çökerten pedıculus humanus humanus

2001 sonbaharında, Litvanya’nın başkenti Vilnius’un kuzeyinde, Kızıl Ordu’nun devasa garnizonundan geriye, sadece birkaç sarı tuğlalı kışlanın kaldığı mahallede, telefon ve elektrik direkleri dikiliyor, kanalizasyon ve su boruları döşeniyordu. Birden, 8 metre kadar derinlikten çamur, taş, su yerine, tibya, femur ve kafatasları çıkmaya başladı. Bir anda hayat durdu.

İlk kazıda, metrekareye yedi kişi düşecek sıkışıklıkta, 717 kişinin kemiklerine ulaşıldı. Önceleri, 17. yüzyılda veba salgınından ölenler, 40’lı, 50’li yıllarda Naziler ya da komünistlerce infaz edilenler, hatta KGB’nin öldürdüğü Litvanyalı direnişçiler oldukları sanıldı. Ancak, aralardaki elbise parçaları, düğme ve paralardan Napolyon’un 1812 sonlarında Moskova seferinden geri çekilen askerleri olduğu anlaşıldı. Sadece Fransızların değil, İtalyan, Flaman, Leh, Bavyeralı ve daha nice ülkenin üniforma ve işaretleri bulundu.

2002 mart ve eylülünde, antropolog Olivier Dutour ile Rimantas Jankauskas önderliğinde, Marsilya ve Vilnius üniversitelerinden 15 uzman, aynı hat üzerinde kazmaya devam ettiler. 50 kadın (büyük bir olasılıkla kantinci ve çamaşırcılar), 6 at ve beşi 50’nin üstünde, kalanı 15-25 yaşları arasında, çoğunun boyu 1.80’den uzun, 3269 erkek iskeleti çıkarttılar. Aralarındaki uzaklık ve pozisyonlarından, "V" şeklindeki siperlere aynı zamanda gömüldükleri (ya da burada öldükleri) ve ölü katılığı (rigor mortis) başlamadan önce donduklarını anladılar (Aralık 1812’de, Vilnius’ta hava -39 derece). Hiçbirinde şarapnel, kurşun, süngü yarası bulamadılar. Bazılarının kafatasında ilerlemiş frengi bulguları saptadılar.

İskeletler, 2003 yazında Vilnius’taki ünlü Antakalnis Mezarlığı’na askeri törenle gömüldü. Kazılar hálá sürüyor ve 20 bin kadar iskelet bulunacağı düşünülüyor. Kepçe birkaç metre sağa ya da solu kazsaydı, bugün üzerlerinde bir park ya da yol olacaktı.

Marsilya’daki Akdeniz Üniversitesi’nden Dr. Didier Raoult ve ekibini ilgilendiren ne kemikler, ne de kafataslarıydı. Onlar riketsiyaların, yani kene, pire, bitlerin hücreleri içinde yaşayan ve insana geçtiklerinde tifüs, benekli ateş, siper ateşi gibi hastalıklara yol açan parazitlerin peşindeydi. Napolyon’un askerlerini, bunlardan biri öldürmüş olabilirdi.

2 kilo toprak ve 35 askerin 72 sağlam dişini onlar aldı. Toprakta elektron mikroskobuyla 5 adet Pediculus humanus humanus buldular, yani vücut biti. DNA incelemesi ile, bunlardan üçünün, siper ateşine yol açan Bartonella quintana parazitini taşıdığını buldular. Dişleri yukarıdan aşağıya tam ortadan kestiler, pulpalarını çıkarttılar (Pulpa, damarlar, kan hücreleri ve bağ dokularını barındıran yumuşak dokudur, kandaki parazitler buraya da geçer). 7 askerin pulpasında, Bartonella quintana’nın DNA’sını, üç askerinkinde, epidemik tifüse yol açan Rickettsia prowazekii’nin DNA’sını saptadılar.

Paleomikrobiyoloji alanındaki bu önemli çalışma, bu hafta yayınlandı. Böylelikle, Napolyon’un büyük Avrupa ordusunun açlık ve soğuktan kırıldığını bilen dünya, askerin neredeyse dörtte birinin (35 askerden 10’unda parazit bulunduğundan), bitle geçen ölümcül hastalıklara tutulduğunu, bunun 200 yıllık diş pulpalarından anlaşıldığını ve tarihin DNA ile baştan yazıldığını öğrenmiş oldu.

her analizde arsenik tespit edildi ama...

Her 15-20 yılda bir, elindeki saçın Napolyon’a ait olduğunu iddia edenler çıkar. Örneğin 22 Aralık 2005’te, internetteki e-Bay.ca açık arttırma sitesinde, telin tanesi 52 dolara satıldı.

İlk analizi yapan İsveçli dişhekimi Sten Forshufvud, daha sonra FBI da dahil olmak üzere, farklı laboratuvarlar, 1815-1821 arasında alındığını belgeledikleri saç tellerinde arsenik aradılar ve her zaman buldular. Hele Strasbourg Üniversitesi’nden Pascal Kintz’in 2001’de 5 tel saçta, normalin 38 katı arsenik bulmasıyla, zehirlenme görüşünün taraftarı arttı.

Önceleri, İngiliz işbirlikçisi hizmetkarların ya da karısının Napolyon’un metresi olmasını kıskanan Kont Montholon’un, yemeğine arsenik kattığı sanıldıysa da, St. Helen’e gelmeden çok önceki yıllara ait saçlarda da arsenik bulununca, işler karıştı. Hatta, 2003 şubatında Münih Teknik Üniversitesi’nden Lin ve Henkelmann, nötron aktivasyon tekniği ile 2 saç telinde, arseniğin yanı sıra krom, antimon ve çinko buldular.

2005 ekiminde, Fransız Milli Eğitim, Araştırma ve Teknoloji Bakanlığı’ndan Pierre Chevallier ve arkadaşları da, sinkotron indüklü X-ışını fluoresans analizi ile sadece arsenik değil, bir insanı rahatça öldürecek düzeyde, başka zehirli metaller de saptadı.

BELİRTİLER

Aslında, kronik arsenik zehirlenmesine bağlı karakteristik belirtiler Napolyon’da gözlenmedi. Tırnakların düşmesi, böbrek yetmezliği, idrar tutulması, damar genişlemesine bağlı kızarıklık, karaciğerde yağlanma, deride lekeler, el ve ayak derisinde kalınlaşma, midenin iç yüzeyinde koyu kırmızı nokta şeklinde kanamalar, tırnaklarında beyaz Mees çizgileri ya da nörolojik semptomlar yoktu. Vücut kıllarında genel bir azalma, her ne kadar arsenik zehirlenmesine özgü bir bulgu ise de, Napolyon’da bulunduğu bilinen bir hormonal kusurdan da kaynaklanabilir. O zaman, saçta bulunan ve yıllar önce ölmesini gerektirecek düzeyde arsenik ve diğer metaller nereden geliyor?

ÇÖZÜM YOLU

Israrla aksini iddia edenler olmakla birlikte, saçtaki arsenik düzeyinin belirlenmesinde kullanılan yöntemler, kanla saça ulaşan arsenik ile, dış çevreden doğrudan saça giren arseniği birbirinden ayıramıyor. Üstelik, saçların Napolyon’a ait olup olmadıkları bile kesin değil.

Bu durumda yapılması gerekenler basit. İlki, DNA testi ile saçların Napolyon’a ait olduğunu kanıtlamak. İkincisi, St Helen Adası’nda onunla aynı dönemde yaşayanların saçlarında arsenik aramak.

İlle de spekülasyonlara son verilmek istenirse (ki hiç gerektiğini sanmıyorum), 117 büyük Fransız askerinin kalbi, külü ya da kemiklerinin istirahatgahı Les Invalides’teki iç içe geçmiş altı tabutu açmak.
X