Kitap Sanat Haberleri

KİTAP SANAT

    Mutlaka okunması gereken bir roman: 'Kuyruk'

    A.ÖMER TÜRKEŞ
    13.07.2017 - 11:44 | Son Güncelleme:

    Baskılara karşı dik duruşuyla ülkesi Mısır’da büyük saygı gören Basma Abdel Aziz, ilk romanı ‘Kuyruk’ta bir Arap ülkesindeki totaliter yönetimin yarattığı çürümeyi distopik bir hikâye eşliğinde anlatıyor. Gerçeküstü bir hikâyeyi, hemen her gün tanıklık ettiğimiz bir gerçeklikte anlatan ‘Kuyruk’, mutlaka okunması gereken bir roman.

    Yazar, psikiyatri ve heykeltıraş kimlikleri ile tanınan Basma Abdel Aziz, 1976 Kahire doğumlu. 2005’te tıp fakültesini bitirmiş, 2010’da Arap araştırma enstitüsünden sosyoloji diploması almış. Üniversitelerin Müslüman Kardeşler tarafından kontrol edildiği yıllarda hijaban giymeyi (kapanmayı) reddeden tek kadın olarak baskı gören, sonuçta fakültedeki görevine son verilen Abdel Aziz’in işkencenin analizine ilişkin yüksek lisans tezi de reddedilmiş. Buna rağmen boyun eğmemiş. Kurumsallaşmış baskıların sosyopolitik ve psikolojik etkileri üzerine çok sayıda yazı üreten Aziz, bu dik duruşuyla ülkesinde büyük saygı görüyor ve ‘İsyankâr’ sıfatıyla anılıyor. Arap Baharı’nın başlamasından bir gün önce yayımlanan ‘Temptation of Absolute Power’ adlı kitabında “İşçi sınıfı bir devrime kalkışacak” öngörüsünde bulunmuştu. Ancak Arap Baharı’ndan kısa süre sonra isyanın eksikliklerini ve gidişatını gördüğünde bu harekete mesafeli kaldı.
    Basma Abdel Aziz, ülkesine ve Arap Baharı’na bakışını ‘Kuyruk’ romanında ortaya koyuyor.

    İktidar yalanla yaşar
    Hikâyenin başlangıcında, 39 yaşındaki Yehya Gad el-Rab Saeed adında bir adamı ‘Kapı’nın önünde kilometrelerce uzanan insan kuyruğunda -acı içinde kıvranarak- beklerken görüyoruz. Acı içinde, çünkü ‘Kapı’ diye anılan iktidarın ‘utanç verici olaylar’ olarak nitelediği isyan sırasında yaralanmış. Ne var ki doktorlar kurşunu çıkaramaz. Çünkü Kapı, yaralıların bedenlerindeki kurşunların çıkarılmasının izne tabi olduğu yönünde bir kararname yayımlamıştır. İşte bu izni almak ve hayatını kurtarmak için beklemektedir Yehya. Ancak Kapı bir türlü açılmak bilmez. Kapı’nın önünde uzayıp giden kuyrukta bekleyenlerin ilk başlardaki telaş ve öfkesi yavaş yavaş yerini tevekkel bir ruh haliyle buradaki hayata uyum sağlamaya bırakır. Beklemek onların yaşam biçimidir zaten.
    Sürece müdahale etmeye çalışanlar yalnızca Yehya’nın sevgilisi Amani ve yakın bir arkadaşı olacaktır. Ancak önlerine dikilen bürokratik engelleri açmak kolay değildir. Zira yetkililer kurşunların çıkmasını istemiyor çünkü kurşunun hükümetin güvenliği içinde olan bir kişiye ait silahtan atıldığı belli olacak. Kapı, ‘utanç verici olaylar’ın nedeni hakkındaki açıklamaları da sürekli güncelliyor, her seferinde yeni bir ‘hakikat’ icat ediyor. Son açıklama hepsinden saçma, saçma olduğu kadar inandırıcı. Son ‘kararname’de, ‘utanç verici olaylar’ın gerçek bir isyan değil gişe rekorları kıran yüksek bütçeli bir film olduğu iddia edilecektir. Açıklamadan daha akıldışı olansa insanların bu açıklamaya, bu yalana inanma ihtiyacıdır. Yehya’nın sevgilisi Amani bile...
    “Kapı’nın duyurusunda uzun zamandır hayalini kurduğu şeyi bulmuştu; istikrar ve huzur. Bu sırada Yehya’nın kanamaları da devam ediyordu. Amani, bunun basit bir hayal ürününden ibaret olduğuna karar verdi; en mantıklı ve ikna edici açıklama buydu. (...) Evet, gerçekten de hiçbir şey olmamıştı. Korkuyu, tehdidi ve belirsizliği zihninin karanlık bir köşesine sürerek Kapı’nın mesajına kafa yormaya teslim oldu. Özgürleştiğini hissetmişti. (...) Sonrasında Yehya’yı, vücuduna girerek leğenkemiğine hapsolan merminin aslında sahte bir mermi olduğuna, alınmasının gerekli olmadığına, artık onu kimin vurduğuyla uğraşmasına gerek kalmadığına inandırmaya çalıştı. Ancak Yehya ikna olmamıştı, üstelik kanaması da durmuş değildi...”

    Gerçekliğin gerçeküstü yorumu
    İlişkilendirmek zor değil; ‘Kuyruk’, içeri girmeyi bekleyen insanları, saçmalaşan bürokrasisi, özellikle de Kapı metaforuyla Kafka’nın ‘Şato’suna benziyor. Kuyrukta bekleyenlerin izlenmesi, dinlenmesi, cezalandırılması tarzındaki motifler ise Orwell’ın ‘1984’ü ile ilişkilendirilebilir. Böyle bir bakış açısından hareketle ‘Kuyruk’ romanı için ‘hiciv’ ve ‘distopya’ gibi terimleri kullanmak mümkün. Ancak romanı daha baştan tanıdık kılan bu rahatlatıcı sınıflandırmaları bir kenara bırakalım. ‘Kuyruk’, evet hem bu romanlardan hem de Mısır’ın alegorik anlatım geleneğinden, mesela Mahfuz’un ‘Cebelavi Sokağı Çocukları’ndan etkilenmiş olmakla birlikte onlara kıyasla yaşanan an’la çok daha fazla bağlantılı. Gerçek dünyayı gerçeküstü bir hikaye içinde olduğundan çok daha gerçek ve rahatsız edici görünümüyle teşhir ediyor Abdel. Bu gerçekliğin saçmalık, şiddet, teslimiyet, cehalet ve ihanet barındırması Abdel’in hayal gücünden, kötümserliğinden kaynaklanmıyor. Bunlar Mısır’ın, aslında Ortadoğu ülkelerinin tümünün ve hatta bizim gibi komşularının da yüzleşmek zorunda oldukları gerçekler.
    ‘Kuyruk’un ürkütücülüğünün nedeni gerçeküstü bir hikâyenin fazlasıyla gerçek, hemen her gün tanıklık ettiğimiz bir gerçek olmasında. Tıpkı romandakiler gibi, biz de imkânsız bir gerçeği sindirmeye çalışıyoruz. Ve tıpkı bizler gibi Kapı’nın saçma ve yalanlarla dolu açıklamalarına, kapıların bir gün açılıp sorunların çözüleceğine inanan roman kişileri de kendilerine sunulan yegâne umuda yatırım yapıyorlar. Umudu, arzuyu, hakikati açılmayan Kapı’ların ardında, erişilmez ‘Şato’ların içinde yaşayanlar belirliyor. Abdel iktidarı tek bir şahsa indirgemiyor, totaliter iktidar yapısının toplumun her yerine yayılan, toplumun suç ortaklığından beslenen devasa bir mekanizma olduğunun altını çizmiş.

    ‘Kuyruk’un toplumsal gerçekliği bu denli kuşatmasında Basma Abdel Aziz’in entelektüel birikiminin, tezini El Ezher’de bulunan resmi din enstitüsünün ve El Ezher Şeyhi’nin söylemi üzerine yapmasının rolü var. Söz konusu tezin ‘otoritenin El Ezher’i kendi çıkarı için nasıl kullandığına ve El Ezher’in bu hedefe ulaşmada dini nasıl kullandığına’ ilişkin olduğunu ekleyelim. Ve aynı zamanda, dini metinlerin insanların bilincini yeniden yapılandırmak ve nihayetinde totaliter bir yönetim sisteminin yandaşı haline getirilmek için nasıl yönlendirildiği hakkında yazılmış bir tezden söz ediyorum.
    ‘Kuyruk’ hakkında kısa bir yazı hazırlamak gerçekten zor. Kuyrukta bekleyen insanların belirli kesimleri temsil etmesi, onların birbiriyle girdikleri ilişkiler, çatışmalar ve birliktelikler Mısır toplumunun mevcut sınıflar dengesini yansıtıyor tarzında bir genellemenin altını doldurmak, Türkiye ile benzerliklerin altını çizmek bile sayfalar tutar. Öte yandan romanın edebiyat anlamındaki başarısını teslim etmekle birlikte bu tarz temsiliyetler yüklenmiş kişiler ile kurgulanmış bir romanın distopik edebiyatın klişelerinden kaçınması üzerinden ayrı bir tartışma da açılabilir. Ne var ki yerimiz bu kadar. Mutlaka okunması gereken bir roman, diyerek bitiriyorum.

    Mutlaka okunması gereken bir roman: KuyrukKUYRUK
    Basma Abdel Aziz
    Çeviren: Nil Tuna
    Doğan Kitap, 2017
    232 sayfa, 23 TL.

    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı