Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Müstehcenlik

<B>KİTLE</B> iletişiminin gelişip çeşitlilik kazanmasıyla birlikte, çocuklarımıza ve gençlerimize yönelik tehlikelerin boyutları da giderek büyümeye ve önü alınamaz bir hale gelmeye başladı.

Kastettiğimiz şey, müstehcenliktir. Televizyon, yazılı basın ve internet aracılığıyla insanlarımızın beyin ve ruh bölgelerine kargolanan sayısız yazı ve görüntü, toplumsal ahlakımızı iyiden iyiye tehdit eder noktaya ulaşmış bulunuyor. Gün geçmiyor ki, herhangi bir televizyon kanalında veya diğer iletişim araçlarında ‘‘erotizm’’ adına kadını istismara yönelik bir görüntüye tanık olmayalım. Birçok televizyon kanalının akşam programlarında çeşitli isimler altında sunulan programlarda sıradışı birtakım ilişkiler son derece masum ve olağan haberler gibi takdim edilmekte, özellikle çocuklarımız ve gençlerimiz bu çarpık yaşam tarzlarının zoraki seyircisi haline getirilmektedir. Yine öğreniyoruz ki, internet kanalıyla genç ve yetişkinlerimize ‘‘iğrenç’’ diye tarif edilebilecek nitelikte yüzlerce, binlerce yazılı ve görüntülü materyal gönderilmekte, daha da kötüsü bu faaliyetler artık ‘‘sektör’’ diye tanımlanabilecek geniş bir alanda boy göstermektedir.

Bu sınırsız özgürlüğün ruhları karartan, ahlaki değerlerimizi böylesine ‘‘habis’’ urlarla kuşatan bu tehdit karşısında toplumun adeta reflekslerini kaybetmiş bir halde bulunması, bunlara karşı bireysel ve toplumsal tepki kanalları oluşturamamış olması, olayın vahamet boyutunu giderek artırmaktadır. İlgili ve yetkili organlar ise, bütün bunlar başka bir ülkede oluyormuşçasına, kayıtsız ve duyarsız bir duruşla insanımızı bu pislikler yumağı içinde korumasız bir halde tutmaya devam etmektedir.

Ahlaki erozyon, bir toplumu çökerten en tehlikeli etkenlerden birisidir. Ahlakta ölçüyü kaçırmış toplumların, ölçü adına başka herhangi bir şeye sarılıp felah bulmaları mümkün değildir. Çünkü, ahlaki değerlerin yitirildiği bir yerde ‘‘değer’’ diye sarılabileceğimiz başka sığınak yoktur. Ahlaksızlık, bütün değerleri toptancı anlayışla yok eden bir ‘‘terminatör’’dür. İlke tanımaz, sınır tanımaz ve her şeyden önce insan tanımaz! Onun içindir ki, manevi bünyemizi tahribe yönelik bu sorumsuz gidiş karşısında silkinip, sorumluluk alma zamanı herkes için gelip çatmıştır, bu konudaki tepki ve tedbir reflekslerinin vakit geçirilmeden çalıştırılması gerekmektedir.

Kadın, müstesna bir yaratıktır ve ‘‘analık’’ gibi kutsal bir kavramla taçlandırılmıştır. Ailenin ve toplumun direğidir. Çok değerli bir hazinedir. Bu varlığın birtakım çarpık ilişkilerin, para ve hevesin aracı haline getirilmesi utanç vericidir. Kadın derneklerimizi, kadın konusunda duyarlılık taşıyan herkesi bu onur kırıcı istismarlar karşısında vaziyet almaya, tepkilerini ortaya koymaya çağırıyorum.

Yüce dinimiz kadını üstün bir değer olarak ele alır, onun varlığının ve iffetinin korunmasını ferdi ve toplumsal yükümlülüklerimizin önüne koyar. Kadını cinsel bir obje olarak kullanıp bundan maddi çıkar sağlamak isteyenler, Allah'ın öfkesi ile karşı karşıyadırlar. Kuran-ı Kerim'de bununla ilgili pek çok ayet vardır. Kutsal kitabımız, ahlaksızlık, hayasızlık ve sapkınlık yüzünden yok edilmiş kavimlerden, yerin dibine batırılmış şehirlerden söz eder.

Sohbetimizi Ziya Paşa'nın bir kıtasıyla bitiriyorum:

‘‘Lanet olsun ol mala ki tahsiline anın

Ya din, ya namus, ya ırz olur alet.’’


SORALIM ÖĞRENELİM

Birisine 1 milyon TL. borç verip seneye aynen 1 milyon TL. geriye öderse ve de yüzde 40 enflasyon varsa paranın değeri 600.000 TL. olacak. Böyle durumlarda dinimize göre nasıl ödeme yapmamız lazım?

Hüseyin TUNÇ-Maryland/USA

Günümüzde özellikle az gelişmiş ülkelerde para değer kaybetmekte, gün geçtikçe satın alma gücü azalmaktadır. Bu sebeple öncesine ait bir borç aynen ödendiği takdirde alacaklı zarara uğramaktadır. Oysa dinimizde ‘‘Başkasına zarar vermek ve başkası yüzünden zarar görmek yoktur’’, bu itibarla para değeri çok sık hemen her gün değişmekte olduğundan, paranın borçlanma zamanındaki değeri alım gücü dikkate alınarak ödeme yapılması gerekir.

Hz. İbrahim İncil'e göre İshak'ı Kuran'a göre ise İsmail'i kurban edecekmiş. İncil'in Kuran'dan çok daha eski olduğunu ve Kuran'daki birçok anlatının İncil'den kaynaklandığını düşünürsek, doğru kurbanın İshak olması gerekmez mi?

Selma GÖKSEL

Kuran-ı Kerim'de kurban edilecek çocuğun ismi verilmeksizin nakledilmektedir. Kurban edilecek çocuğunun adının Kuran'da bildirilmemesi, diğer taraftan Tevrat'ta ve Yahudi geleneğinde İshak olarak kabul edilmesi, İslam bilginleri arasında görüş farklılıklarının ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bir kısmı İsmail'in, bir kısmı da İshak'ın kurban edilmek istendiğini ileri sürmüşlerdir. Her iki taraf da kendi görüşlerini ispat yolunda birtakım deliller ortaya koymuşlardır. Ancak kurban edilmek istenen çocuğun İsmail olduğu görüşü daha kuvvetlidir. Şöyle ki; Kuran'da ifade edildiği şekliyle İbrahim peygamberin hiç çocuğu olmadığı için Allah'tan çocuk talep etmiş ve İsmail dünyaya gelmiştir. İsmail onun ilk çocuğudur. Bu hususta Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanlar arasında ayrılık yoktur. Kurban edilmek istenen işte bu ilk çocuktur. Çünkü kurban hadisesinden hemen sonra Hz.İbrahim'e bu imtihandan başarı ile çıkmanın ödülü olmak üzere salih (iyi) kişilerden bir peygamber olarak İshak müjdelenmiştir. Bu ise İshak'ın kurban olayından sonra doğduğunu göstermektedir. Şunu ifade edeyim ki, Kuran diğer kıssalarda olduğu gibi bu kurban olayında da vermek istenen mesaj, İbrahim peygamberin yüce yaratıcıya olan teslimiyeti ve itaati, kurban edilecek çocuğun ise sabır göstermiş olmasıdır. Kurban edilmek istenen çocuğun İsmail veya İshak olması önemli değildir. Önemli olan insanlığın bu olaydan ders almasıdır.

Hızır Aleyhisselam kimdir? Onun biyografisi hakkında bilgiler istiyorum.

Nergis KARAOĞLU/İstanbul

Hızır adının İlya Bin Melkan olduğu rivayet edilmektedir. Hızır yeşillik anlamına gelir. Oturduğu yer yeşerdiği için bu ismi aldığı menkibelerde geçmektedir. Musa peygamberin Allah'ın emri ile iki denizin birleştiği yerde kendisiyle buluştuğu ve bir süre arkadaşlık yaptığı, ancak gördüğü garip hallerden dolayı sabredemeyip ayrıldığı zatın Hızır olduğu İslam bilginlerinin çoğu tarafından ifade edilmiştir. Kur'an-ı Kerim'de ise Hızır adı geçmemektedir. Musa peygamberin arkadaşlık yaptığı zatla ilgili ‘‘Biz ona katımızdan rahmet ve gizli ilim verdiğimiz kul’’ diye geçmektedir. Hızır'la ilgili edebiyatta özellikle İran edebiyatında hayat suyu içtiği ve ölümsüzleştiği yolunda mitolojik bilgiler vardır. Hızır'ın hayatta olup olmadığı İslam bilginleri arasında öteden beri tartışma konusu olmuştur. İbn-i Ethem ve Muhiddin İbn-i Arabi gibi tasavvufçular, Hızır'ı gördüklerinden bahsetmiş ve onunla yaptıkları konuşmaları eserlerinde anlatmışlardır. Bu kişilerin gördükleri şey dış alemle ilgili, maddi bir görüş olmayıp, iç alemle ilgili bir görüştür. Tasavvufta buna ‘‘vakia’’ adı verilir, yani içsel bir müşahadeden ibarettir. Şüphesiz herkesin bir ömrü vardır. Eceli gelen her insan mutlaka ölür. Hızır'ın yaşadığına dair nakledilen rivayetler zayıftır. Nitekim Kuran-ı Kerim'de peygamberimize hitaben ‘‘Senden önce hiçbir beşere ebedi bir yaşam kılmadık’’ buyurulmaktadır.
X