Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Murat Bardakçı: Siláhı dayayacağı yeri tentürdiyotla işaretledi

Murat BARDAKÇI

Dolmabahçe Sarayı'nın zemin katındaki yaverler odasında, 1938'in 10 Kasım sabahı saat dokuz buçuğa gelmek üzereyken bir el siláh patladı. Atatürk'ün çocukluk yıllarından itibaren en yakın dostu ve arkadaşı olan yaveri Salih Bozok intihara teşebbüs etmiş ama başaramamıştı. İşte, ayrıntıları 61 yıldan buyana tam olarak bilinmeyen bu intihar girişiminin tam öyküsü...

Bundan tam 61 yıl önce yaşanan ama çok daha büyük bir olayın gölgesinde kaldığı için üzerinde pek durulmayan, sadece satır aralarında kalan ve kulaktan kulağa nakledilen bu olay tarihte eşine ve benzerine rastlanmayan bir dostluğun, arkadaşlığın ve lidere bağlılığın hüzünlü öyküsüdür.

Dolmabahçe Sarayı'nın zemin katındaki yaverler odasında, 1938'in 10 Kasım sabahı saat dokuz buçuğa gelmek üzereyken tek bir el siláh patladı. Patlama sarayın hemen her tarafına henüz birkaç dakika önce sinmiş olan yüzyılın hüznünü keskin bir çığlıkla delip geçerken, tetiği çeken elin sahibi kanlar içerisinde yere yuvarlandı.

Atatürk'ün Selánik'teki çocukluk yıllarından itibaren en yakın arkadaşı olan, nikáh şahitliğini yapan, annesi Zübeyde Hanım'ı mezara kendi elleriyle indiren eski yaveri ve zamanın Bilecik Milletvekili Salih Bozok ‘‘Onun varolmadığı bir dünyada yaşamanın hiçbir anlamı yoktur’’ diyerek intihar etmek istemiş, tabancasını kalbinin üzerine dayayıp tetiğe dokunuvermişti.

TENTÜRdiyot GÜNLERİ

En yakın dostu, arkadaşı ve daha önemlisi komutanı olan Atatürk'ten sonra yaşamamaya karar vermişti Salih Bozok... Ölmeyi, komutanına ilk kesin siroz teşhisinin konduğu 1938 ilkbaharında aklına yerleştirmiş, hatta tanıdığı doktorlara en rahat ölüm şeklinin ne olduğunu, meselá şakağa ateş etmenin kesin ölüm getirip getirmeyeceğini bile sormuştu. ‘‘Şakak pek garantili değildir, namlu azıcık kaysa insan ölmez ama kör kalır. En ideal intihar kalbe ateş etmektir’’ cevabını alıp öldürücü noktanın neresi olduğunu da öğrenince yeni bir günlük ádet edinmişti: O noktayı kalbinin üzerine her gün tentürdiyotla işaretlemek. Artık tek işi sabahları traş olduktan sonra göğsünün üzerine tentürdüyot sürmek ve doktorlardan gelecek kaçınılmaz haberi beklemekti.

KİMSEYİ DİNLEMEDİ

Ama beklediği haberi almadı, zira olayı yerinde yaşadı. 1938'in 10 Kasım sabahı Dolmabahçe'deki büyük hasta ruhunu teslim ettiği sırada o da oradaydı. Doktorlar hastanın çenesini bağlarlarken o asker adımlarıyla ilerledi, kumandanının soğumaya başlamış elini öptü ve usulca odadan dışarıya süzüldü. Arkadaşlarının peşpeşe ‘‘Salih Bey, sakın bir iş etmeye kalkma’’ dediklerini işitmedi bile... Alt kata indi ve yaverler odasına girdi. Odada kimseler yoktu... Belindeki tabancayı çekti, göğsünü açtı, soğuk namluyu tentürdiyotlu noktanın üzerine yerleştirip tetiğe dokunuverdi. Ama belki elinin titremesinden, belki de noktayı yanlış işaretlemesinden olacak can veremedi, ağır yaralandı ve oracığa yıkıldı.

ÖLÜMÜ YİNE KALPTEN OLDU

Kanlar içerisindeki yaralıya ilk müdahaleyi üst kattan koşup gelen doktor Mim Kemal Öke yaptı. Sonra öteki doktorlar, Neşet Ömer'le Nihat Reşat geldiler. Kurşunun kalbin etrafındaki yağ tabakasına takılıp kaldığını ve kalbe zarar vermediğini görünce yaraya tampon yaptılar ve hasta Şişli Sıhhat Yurdu'na nakledildi.

Salih Bozok, hastahanede üç hafta yattıktan sonra taburcu edildi ama hatırasına hayatını vermeye çalıştığı komutanının cenazesine katılamadı. Sonra iki sene daha yaşadı ve ölümü de kurşunla delemediği kalbini aniden vuran bir krizle oldu.

İntihar mektubunu beş ay önceden yazmıştı

Salih Bozok, Atatürk'ten sonra yaşamamaya aylar öncesinden, karar vermişti. İşte, eşi Pakize Hanım’a 7 Haziran 1938’de Savarona Yatı'ndan yazdığı veda mektubu:

‘Sevgili Pakize,

Yirmi sene oluyor ki, hayatımızı birleştirerek ve çok sevişerek yaşadık. Bir gün her fani gibi bizim de fena bulacağımızı (yok olacağımızı) düşünürdük.

İşte o gün gelmiştir. Ben artık aranızdan çekiliyorum. Senden çok memun olarak ayrılıyorum. Çünki beni bütün hayatım boyunca mesud yaşattın. Her arzumu severek yerine getirmek istediğini bu mektubuma minnetle ve şükranla kaydetmeyi bir borç addederim. Benim bütün kusurlarıma büyük bir uluvv-u cenap göstererek daima göz yumdun. Beni rencide etmemek için her türlü fedakárlıkta bulundun. Hiçbir zaman nezaketinden, insaniyetinden ayrılmadın. Her hal ve hareketinle beni kendine bağlayarakher aile için gıpta edilecek büyük bir vekarla saadetimizin idamına çalıştın ve bunda da muvaffak oldun. Bundan dolayı sana binlerce minnet ve binlerce teşekkür Pakize'm. Hayatımda olduğu gibi öldükten sonra da ruhumu şádetmek istersen -ki buna şüphem yoktur- fazla teessüre kapılarak kendini hasta ve kudretsiz bir hále duçar etmemelisin.

Çok sevdiğini bildiğim oğlum Muzaffer millet ve memleketimize faydalı hizmetler ifa edebilecek bir dereceye gelinceye kadar kendisi ile meşgul olmalısın. Sana düşen bu vazifeyi sonuna kadar ifaya çalışmalısın.Ancak bu suretle her türlü vazifeni ikmál etmiş (tamamlamış) olacaksın. Ben sizin hiçbirinizi hiçkimseye muhtac bir halde bırakarak terk-i hayat etmiyorum. Milletimizin ve her Türk'ün minnetle yádedeceği Atatürk'ümüzün sayesinde şerefinizi, haysiyetinizi muhafaza ederek ömrünüzün sonuna kadar sıkıntısızca yaşayabileceğiniz herşeyi temin etmiş bulunuyorum. Siz de bıraktıklarımı hüsn-i idare ederek (iyi bir şekilde idare ederek) hayatımızı idame edersiniz.

Ben hayatımı Atatürk'ümüzün hayatına raptetmiş (bağlamış) ve ondan sonra yaşamamaya karar vermiş bulunduğum için hayatıma nihayet verdim. Bu kararımdan seni de senelerce evvel haberdar etmiştim. Binaenaleyh, gayr-ı melhuz (akla gelmeyecek) bir hadise ile karşılaşmış değilsin. Onun için fazla teessüre mahal yoktur. Herşeyi kemál-i sükunetle karşılayarak çocuklarınla sıhhat ve áfiyetle yaşamanı dilerim ve bunu senden rica ederim.

Hayat sigortası ile bankada veyahut hususi kasamdaki mevcudumdan, hisse senetleri ile emlákimden kendi hissene isabet edenleri usulüne tevfikan(göre) çocuklarla aranızda hiçbir ihtiláfa ve mümakaşaya meydan vermeden taksim ettikten sonra arzu ettiğin şekilde idare tesis edersin. Artık daha fazla birşey yazmaya lüzum görmüyorum. Teferruata ait olanları esasen çok zaman evvel düşünerek malum olan defterlere yazmıştım. O defterler de hem Ankara'da, hem de buradaki kasamda mahfuzdur.

Her zaman bana şevkat ve muhabbetle bakan güzel gözlerini sonsuz sevgilerimle seni kucaklayarak öperken ömrünün sonuna kadar çocuklarınla afiyetle ve üzüntüsüz olarak yaşamanı diler ve hürmetle de ayrıca ellerinden öperek ebediyyen arz-ı veda eylerim sevgili karıcığım, Pakize'm.

Salih Bozok’’

Salih Bozok'un oğlu ANLATIYOR

Canı çok kıymetliydi, intiharına inanmadık

Salih Bozok’un intihar girişimi sırasında 18 yaşında olan oğlu Muzaffer Bozok, 10 Kasım 1938 sabahı yaşadıklarını anlattı:

‘‘...Henüz Haziran'ın ilk haftasıydı. Ben o sırada Galatasaray'a gidiyordum. Atatürk hastalanınca babam devamlı onun yanında kalır olmuştu, bu yüzden beni yatılıya verdiler. Bir gün önce maçımız vardı. Maçta ‘‘Bolşevik Ziya’’ denilen bir adamla kavga etmiştim. Giyimi-kuşamı Rus'a benzediği için ‘‘Bolşevik’’ derlerdi.

Sabah ‘‘Baban seni çağırttı’’ deyip eve gönderdiler. Benim aslında ödüm koptu. Babam zaten çok top oynuyorum diye demediğini bırakmıyordu, bir gün önceki kavgamı habe aldı, onun için çağırttı ve dayak atacak zannettim. Nişantaşı'nda, Rumeli Caddesi'nde bir apartmanda oturuyorduk. Hemen eve gittim, babamın Dolmabahçe Saray'ından göndereceği otomobili beklemeye başladım. Derken kapı çalındı, gidip açtım ve karşımda Bolşevik Ziya'yı gördüm. Beni dövmeye geldiğini zannettim. Adam meğer sarayda şöförmüş.

Otomobilde o zamanın Nafia Vekili (Bayındırlık Bakanı) Ali Çetinkaya da vardı. Beraberce Dolmabahçe'ye gittik. Atatürk Savarona'daymış, babam da yanında kalıyormuş. Beni bir motora bindirip yata gönderdiler. Süklüm püklüm güverteye çıktım. Babam oradaydı ama her zamanki sert hali gitmiş, gayet müşfik bir vaziyet almıştı. Beni karşısına aldı, ‘‘Atatürk'e bir hál olursa ben de yaşamayacağım. Bunu annenle kardeşlerine de söyledim. Annene sen bakacaksın’’ dedi. Söylediklerini işitince ben tabii ağlamaya başladım. Babam susmamı, Atatürk'ün yandaki odada yattığını, sesli ağlayacak olursam uyanacağını söyledi ve beni öpüp geri gönderdi.

Atatürk'ün vefatından hemen sonra cenazenin elini öpmüş. O sırada odada bulunanlar ‘‘Salih Bey, sakın bir iş etmeye kalkma’’ demişler. Babam ‘‘Merak etmeyin’’ deyip alt kata inmiş, yaverler odasına girmiş. Tabancasını çekip kalbine dayamış, sonrası malum... Bize söylediklerine göre, çok şişman olduğu için kurşun kalbe kadar girememiş, kalbin etrafındaki yağlara isabet edip orada kalmış.

Saraydaki ilk müdahaleyi Atatürk'ün yanından çıkan Mim Kemal, Neş'et Ömer ve Nihat Reşad yapmışlar. Babamı sonra Şişli Sıhhat Yurdu'na kaldırdılar. Orada 20-25 gün kadar kaldı. Kapısında nöbet tutma işi bana düştü. Adamına göre muamele yapıyor, geçmiş olsun demeye gelenlerden gözümün tutmadığını içeriye bırakmıyorum. Meselá İsmet Paşa'nın kardeşi Rıza Bey'i babamla görüştürmedim.

...Açıkçası ben, babamın intihara kalkacağına hiç mi hiç ihtimal vermezdim. Zira canı çok kıymetliydi. Bir defasında ayağını kırmıştı ve yatağa düşünce bize çektirmediği kalmamıştı. Bu yüzden intihara teşebbüs etmesi beni çok şaşırttı. Demek ki zanettiğimizden daha duygusalmış ve Atatürk'e tahminlerden çok daha fazla bağlıymış. Ama kurtarılıp tedavisinin tamamlanmasından sonra bambaşka bir insan oldu. Artık evdeki o sert Salih Bozok gitmiş, yerine son derece yumuşak bir insan gelmişti. Süngüsü düşmüş gibiydi...'



X