Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Mümtaz Soysal: Efendi'nin melekleri

Mümtaz SOYSAL

TÜRKİYE'den ayrılmak üzere olan Amerikalı diplomat, ‘‘Hakkında tutuklama kararı çıkması hiç iyi olmadı, değil mi?’’ demişti geçenlerde bir yemekte. Gülen konusundaki o karar bir başka mahkemece henüz kaldırılmamıştı. ‘‘Devlet aleyhine cürümlerle yargılanmada böyle gıyabi tutuklamalar hayli sıkça olur’’ biçiminde bir açıklama tatmin etmemişti diplomatı. ‘‘Ama devlette, örneğin Dışişleri Bakanlığı'nda çok seveni var’’ demekten kendini alamadı. Bakanlık'ta büyükelçilerle yapılmış bir merkez toplantısına getirilen ‘‘Orta Asya'daki okullar’’ raporunun övücü anlatımını kastediyordu belki.

Ya da bazı karşılama ve ağırlamalarda talimat üzerine yapılanları.

İlginç olan, bu olaya Amerikalı diplomatın gösterdiği endişeli ilgiydi.

Hakkında böyle karar alınmış birini sağlık nedeniyle de olsa ülkesinde konuk ediyor olmanın ve bundan ikili ilişkilere gelecek zararın endişesi mi?

Şimdi, karar kalkmış ve henüz yenilenmemiş olsa bile, bu ağır suçlamanın yöneldiği kişiye kucak açmış olmak aynı rahatsızlığı ya da zararı doğurmaz mı?

Kimilerine göre, Türklüğün tanıtılması ve Türkçenin yayılması için çırpınan, dış politikaya ve eğitime büyük yararı dokunan bir vatansever.

Kimimize göre, şirketleri, televizyonları, finans ve sigorta kurumlarıyla oluşturduğu maddiyat imparatorluğunu maneviyat perdesiyle örten bir şarlatan.

Kimilerine göre, Amerika'daki feryatlı ve ağlamaklı meydan vaizlerini andıran, ama uzlaşmacı ve hoşgörülü bir din adamı.

Kimimize göre, laik cumhuriyetin sinsi ve tehlikeli düşmanı.

Kimimize göre, Mustafa Kemal'in ilk başlardaki deyimiyle, bir ‘‘meczup’’.

Kimimize göre, hepsi.

Peki, Washington'dakiler için ne olabilir?

Yanıt, oradaki zihinleri meşgul eden sorunlarda aranmalıdır.

Birincisi, Soğuk Savaş sonrasında düşman eksik olmasın diye yaratılan köktenci ve hatta terörcü İslam korkusuyla ‘‘sözde ılımlılar’’a sarılış.

İkincisi, eski blokların kesişme noktasında kalan Orta Asya ve Balkan Müslümanlarını elden kaçırmama kaygısı.

Üçüncüsü hepsinden önemli: Fransız Devrimi'ni sevenlere pek doğru gözüken ve hiç olmazsa Magreb ülkelerinde tutunacağı umulan ‘‘Kemalist laiklik’’, İngiliz ve Amerikan düşünce tarzına göre, mutlaka bir revizyondan geçmeli, yumuşatılmalı, devrimciliğin akılcılığından uzaklaştırılıp Şark'ın yarı mistik ve kolay sömürülebilir havasına büründürülmelidir. Bizde de aynı düşüncenin okulundan yetişmiş olanlar, Halide Edip'ten beri, hep bunu tekrarlamazlar mı?

Hatta bu, Amerikalılara ve içteki uzantılarına göre, artık kaçınılmaz bir gidiştir.

Onun içindir ki, İran'da vaktiyle Humeyni'ye yatırım yapmamış olmanın pişmanlığını yaşayan Amerika şimdi bir ‘‘uzlaşmacı Müslüman’’a kanat gererek, yalnız kendi dünya politikasının gereklerine değil, Türkiye için kaçınılmaz saydığı bir geleceğe de yatırım yapmanın hesabıyla meşguldür.

Mutlaka boşa çıkarılması gereken hesap budur.

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI