Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Muhbir ve muhabir

Aslında boş boğazlığıyla tanınan biz gazeteci milletinin aksine, ben ketumluğu dilsizlik raddesine vardırdığımdan, meslekte kural addedilen ‘al gülüm, ver gülüm’ kolaylıklarından bile yararlanamadığım oldu.

Etik prensiplerim sayesinde hep ‘muhabir’ kaldım ve hiçbir zaman ‘muhbir’ olmadım. Alnım açık ve tersini iddia etmeye yeltenecek olanın da o alnını ben karışlarım. Peki, fırsat mı geçmedi? Teklif eden mi çıkmadı? ‘Hava yoklayan’ mı olmadı? İbadullah efendim, ibadullah!


YAŞI kemale ermiş olanlar şunu mutlaka hatırlayacaktır.

12 Mart 1971 cuntası generalleri insanları ispiyonculuğa; açıkçası, konu ve komşuyu gammazlamaya teşvik ederken, radyodan ‘sayın muhbir vatandaş’ diye yayın yaparlardı.

Zahir, böyle bir iğrençliğin ‘sayın’ kelimesiyle sıfatlandırıldığı tek ülke Türkiye’dir.

Neyse, ben buradan hareketle diğer kelimenin, yani ‘muhbir’in üzerinde duracağım.

*

EVET bu sözcükten yola çıkmak istiyorum, zira hatırlayın, geçen pazar Brüksel’deki AET platformunda diplomatik muhabirliğe ilk kez nasıl başladığımdan kapı açmıştım.

O halde, hem ‘muhbir’, hem de ‘muhabir’ son tahlilde Arapça kökenli ‘haber’den indiğine; üstelik, Saddam Irak’ından Esad Suriye’sine, aynı lisanı kullanan ülkelerde gizli servisler hep ‘muhaberat’ diye anıldığına göre, şunu ister istemez kabullenmek gerekiyor.

Ekmek paramı kazandığım meslekle, 12 Mart generallerinin ‘sayın’ payesi biçtiği çirkef ispiyoncular arasında, en azından etimolojik bir ilişki mevcuttur.

Kaldı ki, böylesine bir dilbilim ilişkisi sırf Arabiyle de sınırlanamaz.

*

SINIRLANAMAZ, çünkü düşünün ki, Fransızcada gazete anlamına gelen ‘jurnal’ kelimesini biz tutmuş, ‘gammazlama raporu’ manásında kullanmaya başlamışızdır.

Üstüne üstlük de, buradan ‘jurnalci’ ve ‘jurnallemek’ sözcüklerini türeterek, koskoca Voltaire lisanına ‘zenginleştirme katkısı’ (!) yapmışızdır.

Dolayısıyla, 12 Mart cuntacılarının ‘sayın’ ifadesini belki de hoşgörmek gerekiyor, zira işte ayan beyan anlaşılıyor ki, biz Türkler ‘muhbir’le ‘muhabir’ arasındaki sınırı çizmekte ezelden beri zorlanmışız.

*

BİLİYORUM biliyorum, şimdi bıyık altından müstehzi bir tebessümle, ‘láfı böyle gargaraya getirmeye kalkıştığına göre, galiba sen de o yolun yolcususun’ diyeceksiniz.

Asla! Tam tersine!

Dile kolay, işte gazetecilikte yirmi sekiz yılım bitti ve kendi hesabıma, yukarıdaki çok hassas sınıra asla ve asla tek bir defa dahi tecavüz etmedim.

Tecavüz ne kelimeymiş, hani diplomatik lügatte ‘no man’s land’ diye tanımlanan, iki hudut arasındaki tarafsız bölge vardır ya, hep, işte oranın dahi sonsuz uzağından geçtim.

Öyle ki, aslında boş boğazlığıyla tanınan biz gazeteci milletinin aksine ben ketumluğu dilsizlik raddesine vardırdığımdan, meslekte kural addedilen ‘al gülüm, ver gülüm’ kolaylıklarından bile yararlanamadığım oldu.

Etik prensiplerim sayesinde hep ‘muhabir’ kaldım ve hiçbir zaman ‘muhbir’ olmadım.

Alnım açık ve tersini iddia etmeye yeltenecek olanın da o alnını ben karışlarım.

*

PEKİ, fırsat mı geçmedi? Teklif eden mi çıkmadı? ‘Hava yoklayan’ mı olmadı?

İbadullah efendim, ibadullah!

Siz AET’si, NATO’su, filancası, falancasıyla ‘uluslararası kalbin çarptığı’ Brüksel gibi bir yerde yıllar boyu, adı üstünde ‘diplomatik muhabirlik’ yapacaksınız; üstelik, hem o kalbin atardamarlarıyla al takke ver küláh olacaksınız, hem de aynı atardamarların kan akışıyla birlikte dünyayı dolaşacaksınız; daha üstelik, kendimi övmek gibi olmasın ama, ‘scoop’ üstüne ‘scoop’ patlatarak ve öngörü tahliller sıralayarak kısa zamanda ‘başarılı kariyer çizgisi’ tutturacaksınız?

Fakat, ‘muhbirlik imkanı’ doğmayacak ve sunulmayacak!

Mümkün değil! Maddenin tabiatına aykırı!

Ve, eğer sıkı durmazsanız; eğer ahláki ve mesleki etikten taviz verirseniz; eğer hassas sınırın dikenli tellerine fazla yaklaşırsanız, o takdirde, muhtemelen kendi iradeniz hilafına güme gitmeniz işten bile değildir.

‘Saygın gazeteci’den, cuntaların ‘sayın muhbir’ine ‘terfi edersiniz’ (!).

Ve dediğim gibi, Belçika başkenti de doğası itibariyle bu ‘sıçrama’ya (!) çok açıktır!

Tıpkı, Türkiye başkenti gibi?

*

EVET evet, aslında Brüksel gazeteciliğiyle Ankara gazeteciliği; daha doğrusu, tüm başkentlerin ve uluslararası merkezlerin gazeteciliği arasında çok büyük benzerlikler vardır.

Bunların hepsi son tahlilde ‘politik’, ‘bürokratik’ veya ‘diplomatik’ tarza girerler ki, yukarıda sözünü ettiğim ‘muhbirlik’ rizikosu bir yana, diğer en büyük tehlikeyi bizzat gazetecinin gazeteciliği unutması oluşturur. Buna ‘profesyonel deformasyon’ deniliyor.

Yani, her gün falanca siyasi partiyi, filanca planlama dairesini veya feşmekan elçilik katibini izleyen muhabir giderek ipin ucunu kaçırmaya başlayabilir.

Hem ormanın bütünü yerine kendini ağacın tekilliğiyle sınırlamak, hem de o izlediği kurum, şahıs veya konuyla özdeşleşmek uçurumundan aşağı yuvarlanabilir.

Aslında diş kovuğuna kaçmayacak şeyleri büyüterek ayrıntının ayrıntısına inmeye kalkışır ve yazar Allah, yazar. Gazetenin yazı işleri de onun defterine sunturlu küfür yazar.

Sonra, ciddi ciddi bir politikacı, bir bürokrat, bir diplomat gibi düşünmeye ve onların yerine stratejiler, taktikler, manevralar üretmeye kalkışır.

Kendi özneye dönüşür ki, okuyucu, dinleyici ve seyirci için yandı gülüm keten helva!

*

BUNLARI ben yapmadım mı? Böylesine yanlışlara düşmedim mi?

Tabii ki evet! Hem de nasıl!

Bin şükür, ‘muhabirlik’le ‘muhbirlik’i asla karıştırmadım ama, yukarıdaki ‘profesyonel deformasyon’ hastalığına tutulup iki seksen yataklara uzandığım çok çok oldu.

Gelecek pazar birkaç anekdot sıralayacağım.
X