Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Mışıl tayfasına uykusuzluğu anlatmak köre maviyi tariften zor iştir

Amerikalı mizah yazarı Fran Lebowitz’e göre; ‘Hayat, uyuyamadığın zamanlarda olup biten şeylerin toplamına denir.’

Var ya, bu sözün altına imzamı atarım. Ve maalesef gurur ve mutluluktan ziyade keder ve hüzünle belirtmek isterim ki bendeniz, bu anlamda dolu dolu, gürül gürül, harıl harıl, yorul yorul yaşarım...

Son huzurlu uykumu ne zaman uyuduğumu inanın hatırlamakta zorlanıyorum. İnsomnia gibi kati bir teşhis konulabilir mi bilemiyorum ama çocukluğumdan beri kimi dönemler iyiden iyiye kuduran bir uykusuzluk sorunu çekiyorum.

Uyuyamıyorum, uyuyabildiğim zamanlarda da genellikle uyku niyetine bir nev’i falakaya yatıyorum.

Bir insanın her Allah’ın sabahı, yattığından daha yorgun uyanması mümkün müdür? Uykunun dinlendirici bir şey olması gerekmez mi? Uyku dediğin, karabasanlarla cebelleştiğin bir vahşi dövüş müdür?

Ne sonu gelmez Kıbrıs meselesi, ne Irak’ın tekrardan bir sıcak savaş alanına dönmesi...

Geçtiğimiz hafta beni en fazla etkileyen haber, başka türden bir insanlık dramı üzerineydi.

İnsan küçük bir gazete haberi okuyup da ağlar mı; ben ağladım... Okumamış olanlar için aktaralım: Yakalandığı hastalık nedeniyle 43 yıldır uyuyamayan Muammer Sözen, Konya, Karapınar’da, 80 yaşında hayatını kaybetti.

Dilerseniz bir daha okuyunuz, iyice sindiriniz: 43 yıl! Tamı tamına 43 uykusuz yıl!!!

Sözen, yaşadığı ve uyuyamadığı o 43 yıllık dönemde, uyumasını sağlayacak kişiye ev, otomobil ve para vaadinde bulunmuş, ancak bir Allah’ın kulu bile derdine derman olamamış.

Geçen yıl eşinin vefatıyla çok büyük bir üzüntü yaşamış ve onun yokluğuna en fazla bir yıl dayanabilen bünyesi iflas etmiş, tansiyon ve kalp rahatsızlığına yenilmiş...

Kendisi, Karaman’da herkes tarafından tanınan ve sevilen biriymiş. Cenazesi kılındıktan sonra çok sevdiği eşinin yanına defnedilmiş...

Belki densizlik ediyor, günaha giriyorum ama ne yalan söyleyeyim, onun adına neredeyse sevindim. Ne denir; Allah kurtarmış...

Yastığa başını koyar koymaz uyuyabilen insanlara uykusuzluğu anlatmak, bir köre maviyi anlatmaktan bile zor iştir.

Uyuyamamak zaten yeterince sinir bozucu değilmiş gibi, insan bir de ömrü billáh konuyla ilgili abidik gubidik, sürü sepet tavsiye işitir: Yatınca gelir... Uyumayı dene... Koyun say... Süt iç... Erken yat... Düzenli saatlerde yat... Uykun gelmezse bile yataktan kalkma... Kitap oku...TV zapla... Ne demek canım uyuyamıyorum, sen hele bir yat, o gelir...

Yok kardeşim, bizim uyku Godot modeli... Yatınca gelmiyor, lûtfedip geçerken uğradığında da güllabici odunuyla geliyor.

Gel gör ki bu ne hikmetse kimselere, özellikle de ‘mışıl tayfası’na anlatılamıyor.

Ya da işte, Muammer Sözen’i ziyaretinde olduğu gibi, ecel ile birlikte geliyor.

Düşünsenize Sözen, 43 yıl sonra nihayet ilk defa sevdiği kadınla yanyana uyuyor... Yanında yatmıyor, yanında UYUYOR...

Allah gani gani rahmet eylesin, varsa tüm taksiratını affetsin; toprağı bol olsun...

Yattığı yerde güzel uyusun...

Kimi heykele kimi selülit kremine takar

Gözümüz aydın; ‘heykel gördü mü kendini lama zanneden AKP’li belediye başkanları kervanına’ (!) yeni bir isim katıldı. Akbil ve İGDAŞ davalarında Tayyip Erdoğan ile birlikte yargılanan ve onun kasası olarak tanınan Esenyurt Belediye Başkanı Necmi Kadıoğlu, bildiğiniz üzre ‘icraat’ bábında ilk iş olarak belediye binasındaki heykel ve resimlere taktı: ‘Şimdi bu ne ifade ediyor? Müstehcen değil ama hatları çok belli, bacakları macakları şey...’

Kendileri bu aralar meşgûller; binadaki sanat eserlerini kaldırmak için yasal dayanak aramakla iştigál etmekteler. Ne diyelim; pek haklılar... Zira sağlam mı sağlam gerekçeleri var: ‘Kültür yapacağınız yerle devlet dairesini ayırt etmeli. Resmi bir kuruluş, heykele meykele sergi alanı olmamalı. Belediye’ye gelen yok, giden yok, tablonu görmez, heykelini almaz.’ Öyle şahane bir mantık ki pazar yerinde beleşe tezgáha koysan, müşterisi çıkmaz.

Partiye gel, sanatın içine tükür... Böyle böyle memleket kurtulacak, çok şükür... Bakanı selülit kremi reklamı görür kafayı popoya takar, başkanı tablo gördü müydü kafayı bacağa takar... O kafa, ah o kafa... Kafaya baka baka, kafayı yiyeceğiz. Çok çalışmaları lázım annesi çoook! Daha AB’ye gireceğiz...

Ay benim kasedim çıktı, aldınız mı?

Ay ihanet etmedim ben, gördünüz mü?

Kenan Doğulu ile ayrılmalarının ardından, hakkında peşpeşe söylentiler çıkan, ‘tuttuğu takımın başkanı olduğu için saygı duyduğu’ Serdar Bilgili ‘abi’siyle elele kolkola dans etmesi ‘yanlış’ yorumlanan Tuğçe Kazaz buyurdu: ‘Türkiye’de bir kadının erkeğini aldattığını gördünüz mü?’

Yok, ben ne gördüm ne duydum vallahi, ya siz?!? İhanet dediğin şey, erkeğin tekelindedir, elinin kiridir. Kadın dediğin mümkünü yok, aldatmaz, aldatamaz, yaparsa da gerekirse recmedilir, yanisi katli vaciptir.

Tuğçe Hanımefendi, birlikteliklerinin báki olduğu dönemde de Kenan Doğulu’nun kliplerinde öpüşmesini gayet doğal bulduğunu, fakat kendisinin dizide n’asla ve kat’a öpüşemeyeceğini, çünkü kadınların durumunun farklı olduğunu dile getirmişlerdi.

Bizlere hayat ve memat, elmalar ve armutlar, Ademler ve Havvalar üzerine deriiin bir ders vermişlerdi.

Hey Ya Rabbi, bu nasıl sakil bir söylemdir! Üstelik bu zırvalığı dillendirenler de kadın olacaklar...

Allah aşkına biri bana açıklasın: Bu acayip söylemin belletildiği bir ‘Bağyanlara Özel Errrkek Egosunu Destekleme Derneği Hazırlık Kursu’ filan mı var? Ya da, acaba diyorum, Tuğçe Kazaz hanımefendi, Hülya Avşar ablalarından özel ders mi almışlar?
X