"Ertuğrul Özkök" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ertuğrul Özkök" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ertuğrul Özkök

Miadı dolmuş muskalar

GEÇENLERDE, şimdi adını unuttuğum bir Türk dizisini seyrediyordum.<br><br>Filmin evli kahramanı, evindeki kütüphanesinin rafından bir kitap alıyor.

Sayfalarını açarken, içinden bir fotoğraf düşüyor.

Alıp bakıyor, evlenmeden önceki eski sevgilisinin fotoğrafı.

Yönetmen, bu sahnede bir ayrıntıyı taammüden gözümüze sokuyor.

Kitabın kapağı...

Çünkü malum kitap, Cemal Süreya’nın "Üvercinka"sı.

Düşünüyorum, bu kitap bizden önceki, bizim, bizden sonraki hangi kuşağa şurasından burasından dokunmamıştır.

Hangimiz, hayatımızın bir anında onun şu veya bu dizesine sığınmamışızdır.

Hangimizin rafındaki şu veya bu kitabın arasından, görünür veya görünmez sararmış bir fotoğraf düşmemiştir...

* * *

Önceki pazar günü uzaklarda, deniz kenarında yalnız bir evdeydim.

Her şeyi ihmal etme lüksümün olduğu tembel saatlerde, birden Attila İlhan aklıma geldi.

Acaba Attila İlhan’ı çok çabuk mu unuttuk?

Ne zamandır, etrafımda ondan konuşulmadığını fark ettim.

Biliyorum, şiir matineleri unutulalı yıllar, çok yıllar oldu.

Çay partileri desen, artık prehistorya, tarih öncesi.

Pürdikkat, her yana bakıp "Nereye baksam sensin" dizelerini görmeye çalışıyorum.

Hayret, baktığım hiç kimse, sırı dökülmüş bir ayna olup bana ondan bir dize yansıtmıyor.

Acaba neden?

Attila İlhan mı öldü?

Yoksa şiir mi?

Veya biz mi öldük?

Bu sessizlik beni ürkütüyor.

* * *

Kanat Atkaya geçen gün seçim izlenimi yazmak için Hakkári’ye giderken, yolda asker tarafından durdurulmuş.

Görevli asker, çantasını ararken bir kitap bulmuş.

Turgut Uyar’ın "Divan"ını...

Kanat "Şiir kitabı" deyince pek ilgilenmemiş.

Oysa yıllar önce, 12 Mart’ın, 12 Eylül’ün karanlık yıllarında; her şiir kitabı, potansiyel bir suçtu.

Şiir yakıcı bir şeydi.

İçinde potansiyel suçu, provokasyonu taşıyordu.

Şimdiyse, hain mayınların patladığı yollarda nöbet tutan askere bile hiçbir şey ifade etmiyor.

Ben de soruyorum.

Hakikaten şiir mi öldü?

Yoksa bizler mi?

Artık provokasyon ve günah duygusunu mu kaybediyoruz?

İsyan edecek takatimiz bile mi kalmadı?

Şiiri, sanık sandalyesinden kurtarmakla çok mu iyi ettik?

Meğer onun yeri darağacı, gaz odası, elektrikli sandalyeymiş.

Şiir öyle daha iyiymiş...

* * *

Oysa daha dün, üç dört dize okudu diye Başbakan’ı olacak insanı hapislere gönderen bu toplum değil miydi?

Nerede Názım’ın o yasak kokan günahkár hazzı?

Bize yukarıdan bakan Necip Fazıl’ın, hakareti estetiğin doruğuna çıkaran sado mazo lezzeti.

Ece Ayhan’ın kimbilir kaç kadının koynunu maymuncuk gibi açan parolaları.

Bir kelimeyle yakan, ötekiyle yıkan mor külhanili aşk muskaları.

Çok mu erken yaşlandık, artık şiire ihtiyacımız mı kalmadı?

Yoksa önce kadınlar mı şiire ihanet etti?

Onlar mı aramızdaki protokolü bozdu, şiiri anadilimiz olmaktan çıkardı.

Ne fena; her şeyin, her ihanetin, her aldatmanın normalleştiği, sıradanlaştığı bu dünya, şiiri de öldürüyor.

* * *

Ben yine de şiiri özlüyorum.

Nostaljik bir tatla, tuzu özler gibi özlüyorum.

Hele o dizeyi hiç unutmak istemiyorum.

"Kime baksam sensin..."

Hepimizin hayatında bu dizeyi hak eden bir kadın veya bir erkek vardır.

Mutlaka vardır.

Şu gökyüzünün altında hangi serenat, bir kadına, bir erkeğe olan tutkumuzu bu dize kadar güçlü ifade edebilir?

Eğer ona ihtiyacımız kalmamışsa, zaten ölmüşüz demektir.

Benim için beyin ölümü işte budur...
X