Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

MGK’dan CHP’ye “askeri vesayet rejimi”nin son dönemi

Bu yazı MGK toplantısından önce ve MGK’nın her satırı hatta her sözcüğünden keramet arandığı açıklamasından önce yazıldı.

Kimilerinin 28 Şubat 1997 MGK toplantısı kadar önem atfettiği 30 Haziran 2009 MGK toplantısının açıklamasını beklemeden yazıya oturmak, gazetecilik mesleği bakımından akıllıca sayılmaz.

Niçin MGK toplantısının sonucunu beklemeyi gereksiz buldum?

Üç nedenden ötürü:

MGK, AB yolunda yapılan “reformcu” yasa değişiklikleri sayesinde gerçek anlamıyla bir “danışma kurulu” olmaktan öteye bir “yürütme gücü” sayılmıyor. Oysa, yasası değişene dek MGK, Türkiye’deki “sivil façade’a sahip askeri yönetimin yasal yönetici organı” idi. Durum değişti. MGK, ne yasal olarak, ne de fiilen, hükümetin üzerinde değil.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Çin’den dönüşünde ayağının tozu ile düzenlediği basın toplantısında “Olağanüstü bir MGK beklemeyin” dedi. Cumhurbaşkanı Gül, MGK’nın da başkanı. O, olağanüstü bir MGK toplantısı beklememeye bizi davet ederken, niçin gereksiz ve anlamsız bir heyecana kapılayım ki?
Cumartesi günü sabaha karşı TBMM’den çıkan ve “askere sivil yargı” yolunu açan Türk Ceza Kanunu ve Ceza Muhakemeleri Kanunu’ndaki değişiklik ile Türkiye hukuk sisteminde öyle bir demokrasi yolu kat’etti ki, bunu 30 Haziran 2009 MGK toplantısının değiştirmesine imkan yok.

 ***           ***           ***

Bu son nokta gerçekten “tayin edici”. Yeni hukuki düzenlemenin çok önemli iki unsuru bulunuyor:

Sivillere askeri yargı yolunu kapatması;
Askerlere sivil yargı yolunu açması.
Çok önceden olması gereken Haziran 2009’un sonunda nihayet gerçekleşti. Hem de CHP’nin sözde “sosyal demokrat bedeni”nin üzerindeki “faşizan pulları” dökerek.

CHP’yi bugünlerde izlemek, yaz mevsimi nedeniyle televizyonlardan kalkan dizilerin yerine geçen bir “komedi dizisi” izlemek gibi bir şey. Hem yasa değişikliklerine oy veriyorlar, hem de ertesi günü “aldatıldık” diye kıyameti kopartıp Anayasa Mahkemesi’ne başvuracaklarını ilan ediyorlar.

Neye, neden ory verdiğinin farkında olmayan bir ana muhalefet partisi olabilir mi?

TBMM’nin işleyişini bilenler, CHP’nin iddia ettiği gibi “korsan önerge” diye bir şey olamayacağını vurguluyorlar. Nitekim, 21.Dönem Milletvekili Emre Kocaoğlu, “Önerge dediğiniz şey bir kağıda yazılır, imzalanır, oturunu yöneten Meclis Başkanlığı’na verilir. O sırada Başkanlık Divanı’nda mutlaka bir CHP temsilcisi oturmaktadır. Onlarında da önüne giden bir metin korsan metin sayılabilir mi?.. Korsan önergeyi aceleye getirip oyladılar demek en büyük yalandır. Çünkü bir değişiklik önergesi üç kere oylanır... Şimdi bu üç oylamayı da fark etmemek, ‘Valla gargaraya getirip korsan oylama yaptılar’ demek mümkün mü? Hadi birinci oylamayı gargaraya getirdiler, ikinci ve üçüncü oylamada neredeydiniz ey muhteremler? Demek ki muhalefetin iddiasında bir yerde kocaman bir yalan var” (Taraf) diye yazıyor.

Olmayabilir. CHP’liler ya ne yaptığını bilemeyecek kadar şaşkın bir parlamento grubu oluşturuyorlar (zayıf ihtimal) veya “emir yüksek yerden” gelince, oylarından çark ettiler.

Deniz Baykal’ın 12 Eylül askeri darbesinin sorumlularına yargı yolunu açacak anayasa değişikliği önerisinde bulunduğu bir sırada, ceza yasalarındaki son değişiklik önergesi onlara doğal olarak hiç garip gelmemiş olabilir.  Ama “siz ne halt ediyorsunuz” gibisinden “yüksek yerden” bir tariz ve uyarı gelince boyunları kıldan ince olabilirler.

Ali Bayramoğlu, “Darbe yapmaya kalkan askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmasına ilişkin düzenlemeye darbe adını verip, itiraz eden ve kendisine sosyal demokrat diyen bir siyasi parti” diye yazıyor. Asıl sorun burada. Zira CHP’nin sosyal demokratlığı, aldatıcı bir urba. Gerçek, yine Ali Bayramoğlu’nun ifadesiyle “Türkiye’nin keskin değişim evrelerinden birinde, tarihinin en somut sivilleşme adımlarını atmaya çalıştığı zaman diliminde CHP ve temsil ettiği zihniyetin askerin siyasi rolünün savunuculuğuna soyunmuş, militer ve otoriter bir Türkiye’nin bayraktarlığını yapmış” olmasında.

İsmet Berkan, iyi niyetle “CHP neyi savunuyor, bence bir an önce durumunu netleştirmeli. Onların neyi savunduğunu görelim ki, biz de notumuzu verelim” diye yazıyor.

Ergenekon’u savunuyor. Demorkatik hukuk devletlerinde geçerli olan “Tek yargı ilkesi”ne, asker kişilerin sivil yargı önüne çıkmasına karşı duruyor ve konuyu Anayasa Mahkemesi’ne götüreceğini ilan ediyor.

Türkiye’nin her demokratik atılımına her seferinde engel çıkartıyor.

İsmet Berkan’ın “not vermek” için beklemesine gerek yok. Radikal arşivinden “CHP’nin sicil dosyası”nı çıkartsın, yeter.

***            ***          ***

Geldiğimiz noktada asıl önemli gösterge, 30 Haziran 2009 MGK toplantısından çok, “askeri vesayet rejimi”nin “hukuki alt yapısı”nı bir bir kaldıran yasama işlevinin CHP-Anayasa Mahkemesi paslaşması sonucu nasıl bir sonuca ulaşması olacak.

Ergenekon soruşturması başlayalı beri ve şu “Kağıt Parçası” tartışmasında Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, kendisini “darbeye izin vermemek” yükümlülüğü altına soktuktan sonra, Türkiye’de “askeri darbe” ihtimali bazılarının özlemlerinin ötesine geçemedi ve kalmadı.

Ancak, “askeri darbe” olamıyor ise, bazı “özlemler”in “yargı darbesi”yle yerine getirilmesinin yolu henüz kapanmadı.

12 Mart askeri müdahalesi, 12 Eylül askeri darbesi ve 28 Şubat’ın “postmodern darbesi” öylesine bir hukuk çerçevesi ve en önemlisi bir anayasa üretti ki, “askeri vesayet rejimi” güvence altına alındı.

Atılan sivilleşme ve demokratikleşme adımlarıyla bu “askeri vesayet rejimi”nin temelleri sarsılıyor. Bu rejimin sürdürülebilmesinin tek dayanağı olarak “yüksek yargı darbesi” kalıyor.

O da, bugünden göründüğü kadarıyla, siyasal ve toplumsal dinamiklerin altında kalacak...

X