Dünya Haberleri

    Menderes’i anarken Kılıçdaroğlu

    Emre KIZILKAYA/DIŞ AÇI
    27.05.2010 - 11:45 | Son Güncelleme:

    Meşum 27 Mayıs darbesinin 50. yıldönümünde Adnan Menderes yine gündemde.

    Menderes’i anarken Kılıçdaroğlu

    Ben o günleri yaşamadım; ama akademik araştırmalardan, zamanın gazete haberlerine dek olabildiğince bol kaynaktan yararlanarak, birçok yaşayana kıyasla daha çok şey öğrendiğimi sanıyorum.

    Devrik bir başbakanın devlet tarafından katledilmesini, demokrasimiz için “dramatik bir kesintinin trajediye bağlanan sonu” olarak görüyor, asla onaylamıyorum.

    Fakat halkın ödediği vergilerle finanse edilen TRT’nin günlerdir yaptığı “Menderes güzellemelerini” izledikçe de “El insaf” diyorum.

    Keşke TRT biraz BBC olabilse de, o gün hasbelkader iktidarda olan partinin “ideolojik bir aygıtı” gibi değil, gerçekten kamu yararına işleyen tarafsız bir kurum haline gelse...

    Öyle olsa, yeniden yazmaya heveslenilen ideolojik bir tarihle değil de, BBC’yi izleyenler gibi “tarihi bir bağlam içindeki gerçek gündem” ile aydınlanırdık.

    * * *

    Elbette Menderes’i bir “demokrasi şehidi” olarak görenler de olabilir.

    Bu “ideolojik yargının” borazanlığı herkesin ödediği vergilerle yapılmadığı sürece, bu da düşünce özgürlüğü gereği saygı duyulması gereken bir kanaattir.

    Fakat bu kanaate sahip olanların da, konu hakkında yeterince bilgisi olmayan kitlelerin tarihi çarpıtmadan ve tüm detaylarıyla bilme haklarına saygı göstermeleri gerekir.

    Halbuki devlet televizyonunda, büyük ölçüde Menderes’in şahsi evrakına dayanarak onu “halkçı” diye övmek açık bir çarpıtma.

    Atatürk’ün hayatını, yalnızca Nutuk’u kaynak olarak kullanıp orada yazılan herşeyi “tarihi gerçek” diye kabul etmek ne kadar yanlışsa, TRT’nin yaptığı da o kadar yanlış.

    Oysa en net ifadeyle:

    Büyük bir toprak ağası olarak Menderes elbette “halkçı” falan değildi.

    Olsa olsa, iktidarı elinde tutmasına yeter ölçüde “halk yardakçısıydı”; ki bu ifade, Türk Dil Kurumu’nun “popülist” sözcüğü için önerdiği öz Türkçe karşılıktır.

    Bu cümleden, halk yardakçılığını kınadığım sonucu da çıkartılmamalı. Bu kavram siyasi pragmatizmin pekâlâ meşru yöntemlerinden biri.

    Benim itirazım, “popülizm” ile “halkçılığın” kasten, ideolojik bir niyetle birbirine karıştırılıp, Menderes’inseneler sonra –hem de devlet televizyonunda-olduğundan başka bir şey gibi gösterilmeye çalışılmasına...

    * * *

    Halk yardakçılığı meselesi, bugün bir kez daha Türkiye gündeminde.

    Çünkü bir yanda –en indirgemeci tâbirle- kömür dağıtarak iktidara gelmiş AKP var.

    Onun karşısında yükselişe geçen CHP de artık iyiden iyiye halk yardakçılığına soyunacak gibi görünüyor.

    Taraflar birbirlerini “ucuz popülizm” yapmakla suçluyorlar ve bunun fayda sağlamayacağını iddia ediyorlar.

    İlk yargı konusunda iki partinin birden doğru söylediğini düşünsem de, ikinci yargı konusunda emin değilim. Onu zaman gösterecek.

    Fakat ben daha temel bir meseleyi merak ediyorum:

    Türkiye’de neden Atatürk’ün de kurucu bir ilke olarak sunduğu “halkçılık”, Atatürk döneminden beri –belki Ecevit’in son tahlilde başarısız olan girişimleri dışında- pratikte hiç uygulanmamıştır?

    Ve Menderes’den Demirel’e uzanan süreçte halk yardakçılığıyla, ulufe dağıtarak veya anahtarlar vaadederek aldatılan yoksul kitleler, zenginleşmedikleri ve zaten zengin olanların daha da zenginleştiğini gördükleri halde nasıl olur da on yıllardır merkez partilere oy vermeye devam ederler?

    ** *

    Sınıf çatışmasından, yanlış bilinçten, yabancılaşmadan, eğitimin ideolojik etkisinden dem vuran Marksist açıklamalar istemiyorum.

    Bu kavramlar, bütün kuramsal restorasyon çabalarına rağmen ideolojinin gündelik hayatı nasıl dönüştürdüğünü açıklamakta büyük ölçüde yetersiz kaldı.

    Oysa önümüzdeki soru çok basit:

    İnsanlar nasıl olur da kendi çıkarları aleyhine oy verebilirler?”

    Bu çelişkinin bize özgü olmadığını birkaç ay önce ABD’de gördük.

    ABD Başkanı Barack Obama, sağlık reformu tasarısını halk desteğiyle değil, ancak Kongre’deki muhalefete türlü ödünler vererek geçirebildi.

    Yasa tasarısı referanduma sunulsa, ezici bir halk çoğunluğunun oyuyla reddedilecekti.

    Oysa aynı tasarının mantığı, büyük ölçüde zenginlerden alınacak vergileri artırıp, sigortasız yoksulları sağlık güvencesine kavuşturmayı öngörüyordu.

    Özetle, maddi açıdan “halkın” yararınaydı ve bol bol oy getirmeliydi.

    Ama Obama, gittiği her eyalette karşısında binlerce protestocu buldu. Hatta halkın üçte birinin sigortasız olduğu Teksas’da bile...

    Öyle ki, partisinin kalelerinden olan Massachusetts’de yapılan ara seçimi Obama sırf bu yüzden kaybederek Senato’daki kritik çoğunluğu da yitirdi.

    Aynı Teksas’ın, bağrından çıkan George W. Bush’u, Obama’ya kıyasla daha “halkçı” görüyor olması da muhtemeldir...

    Fakat nasıl oluyor da bu halk, kendi maddi çıkarlarına böylesine körleşip, özel sigorta lobicilerinin peşine takılarak onların çıkarlarını ateşli bir biçimde savunmaya başlayabiliyor?

    İşte bu sorunun cevabı, Türk halkının Menderes’e ve genel olarak halk yardakçısı politikacılara neden oy verip durduğunun da cevabıdır.

    * * *

    BBC Radio 4, Amerikan halkının söz konusu açmazını konu alan bir siyasi analizi geçen ocak ayında yayınlamıştı. (bkz. http://tinyurl.com/yzpqbj7 )

    Radyo, “İnsanlar nasıl olur da kendi çıkarları aleyhine oy verebilirler” sorusunu uzmanlara sordu.

    Psikolog Drew Westen’a göre sorun, “halkçı” olması beklenen sol partilerin (bu örnekte Demokratlar) halka siyasi vaatlerini anlatırken, özellikle ekonomik konularda fazla detaya girmesiydi. Sağ partiler ise söylemlerini, “hikâyenin istatistiklerden daha önemli olduğunu” farkederek inşa ediyordu. Seçmen, kendisine ne yapması gerektiğini söylermiş gibi görünen solu cezalandırıp duruyordu.

    Yazar Thomas Frank’ın görüşü de benzer yöndeydi: Seçmenler, akla dayanan argümanlar duymaktansa, duygusal açıdan kendilerini yakın hissedecekleri bir adayı dinlemeyi tercih ediyorlardı. Böylece sol her zaman “entel” ve dolayısıyla “seçkin azınlık” gibi görülüyor, sağ ise halka daha yakınmış gibi algılanıyordu.

    Kısacası Obama, aslında halk yardakçılığı yapmaya son derece müsait bir konuda bu yönteme başvurmadı. Yâni halkçı bir politikayı, merkez solun geleneklerine bağlı kalarak, süsleyip püslemeden uygulamaya koydu. Oysa özü itibariyle halkçılıkla taban tabana zıt bir politika öneren merkez sağ, oluşan söylem boşluğunu yine halk yardakçılığı yaparak doldurup kamuoyunda puan kazanan taraf oldu.

    * * *

    Bugün Türkiye’de güncel siyaseti bir yanda havuzlu villaların, bir yanda pahalı gömleklerin meşgul ettiğini görünce, Türk toplumunun “halk yardakçılığından” yana mâkus olan talihine yanıyorum.

    O yüzden maksimum bireye marjinal fayda sağlayacak gerçekten halkçı siyasi vaatleri gelecek seçimde de göreceğimizden pek umutlu değilim.

    Fakat bir teselli bulmak için mevcut konjonktürdeki “özgürleştirici” potansiyelin nerede olduğuna bakınca, Kemal Kılıçdaroğlu’ndan başkasını göremiyorum.

    Çünkü “halkçı” da olsa, “halk yardakçısı” da, Kılıçdaroğlu’nun CHP’yi AKP’ye ciddi bir rakip yapması, hiç olmazsa siyasetin iki cephesindeki güçleri dengeleyecektir.

    Böyle bir dengeleme, giderek otokratikleşen mevcut tek parti iktidarının verebileceğinden daha fazla demokrasi sağlayabilir.

    Daha dengeli bir demokratik ortamda, tarafların halk yardakçısı vaatlerden, halkçı politika üretimine kaymasını ummaktan başka bir şey gelmiyor şimdilik elimizden..

    Ama bugünkü birçok “liberal” aydın, herhalde bu görüşüme de karşı çıkacaktır.

    Yakın tarihi AKP gözlüklü TRT’den izleyen, yeni bir otokratik tek parti iktidarı yaratan DP’nin rahmetli başbakanı Menderes’in “halkçı” olduğu efsanesini pompalayanlardan da ancak bu kadar derinlik beklenir.

    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı