« Hürriyet.com.tr

Mehmet Yaşin: Mogadişu’da macera

Fakir Somali'nin fakir başkentinde başıma gelmedik kalmadı. Karşılaştığım belalardan kurtulmak için sık sık Türk ve Müslüman kimliğimi öne sürdüm. Bu kimlik sihirli bir kelime gibi her sorunun çözülmesine yardımcı oldu.

Hürriyet Haber
X
Somali'nin Hint Okyanusu kıyısındaki Berbera kentinden bindiğim uçak, ülkenin başkenti Mogadişu'ya vardığında, kendimi uygarca bir kentte bulacağımı sanıyordum. Uçaktan indikten sonra pistin ortasında, bagajdan çıkacak sırt çantamı beklemeye başladım. Hava yapış yapış sıcaktı. Tozların ortasına fırlatılan çantamı yüklenip, çıkışa doğru ilerledim. Nerede kalacağımı bilmiyordum. Tek güvencem, Mogadişu'nun bir başkent olmasıydı. Nasıl olsa başımı sokacak bir otel bulabilirdim. Bir de yanımda yol arkadaşım Cuma vardı. Onun varlığı, korkularımı biraz olsun hafifletiyordu.

Her yeri dökülen bir taksiye bindik. Cuma, şoföre gideceğimiz yeri söyledi. Her an yolda kalacakmış gibi silkelene silkelene giden arabanın penceresinden çevreyi tanımaya çalıştım. Bizdeki taşra kentlerinden bile daha yoksul görüntüler akıp duruyordu.

ÇAMURLU DUŞ SUYU

Taksi 5-6 katlı bir binanın önünde durdu. Burası kalacağım Cuba Oteli'ydi. Bahçesindeki palmiyeler ve otelin önünden nazlı nazlı akan Cuba nehrinin oluşturduğu tablo içime su serpti. Gördüğüm kadarı ile çok kötü bir yerde kalmayacaktım. Cuma'nın yardımıyla resepsiyona kaydımı yaptırdım. 38 nolu odanın anahtarını aldım. Arkadaşımla vedalaşıp odama çıktım. Hava öylesine sıcaktı ki, kendimi soğuk duşun altına atmak için sabırsızlanıyordum.

Odayı soğutma işi, tavandan sarkan bir pervaneye yüklenmişti. Bir umut düğmeyi çevirdim. Ağır aksak dönen paslanmış pervane, odanın içine saklanmış sıcak havayı karıştırmaktan başka bir işe yaramadı. Günlerden beri toz duman içinde kaldığım için, orijinal renklerini yitirmiş giysilerimi yatağın üstüne atıp banyoya koştum. Soğuk su musluğunu açtım. Akan suyun rengi kahverengiydi. Biraz bekledim. Renk açık kahverengiye dönünce, duşun altına girdim. Ilık bir suydu. Rengi berrak olmamasına rağmen terimi akıttı. Kurulanırken Türkiye'ye dönüşte adamakıllı keselenmeye karar verdim. Bunca pisliğin keseyle bile zor çıkacağını düşünüyordum ki, bir şey saçlarımı sıyırarak uçtu ve kapının pervazına kondu. Önce, açtığım pencereden giren bir kuş zannettim. Ama pervaza bakınca, kanatlı kocaman bir hamamböceğini gördüm. Korkuyla banyodan fırlayıp, kapıyı sıkıca kapattım.

Korkumu yenip sakinleşince, banyonun kapısını açtım. Elimdeki havlunun yardımıyla böceği pencereden dışarı uçurttum. Sonra, günlerden beri çantamda dolaştırdığım kirli çamaşırlarımı yıkayıp, iskemlelerin arkasına astım.

Sırt çantamdaki son temiz iç çamaşırını, nisbeten temiz tişörtümü, toz ve kirden renk değiştirmiş pantolumu, dikişleri atmaya başlayan ayakabılarımı giydim. Lobiye inip. Cuma'yı beklemeye başladım. O, bavulunu eve bırakıp gelecekti.

Buluştuktan sonra birlikte Türk Büyükelçiliği'ne gittik. Cuma beni kapıyı açan koruma polisi Mustafa'ya teslim ettikten sonra gitti. Ertesi sabah tekrar otele gelecekti. Elçi Türkiye'ye dönmüştü. Binada maslahatgüzar Murat ile Mustafa'dan başka kimse yoktu. Hoşbeşten sonra Mustafa gölgelik bir yerde öğle yemeğini hazırlamaya koyuldu. Küçük aygazın üstünde güzel bir menemen yaptı. Üçümüz ekmekleri tavanın içine bana bana iştahla yedik. Elçilikte bir kaç saat geçirdikten sonra, Mustafa arabasıyla beni otele bıraktı. Murat akşam yemeği için otelden beni alacaktı.

Odama çıkıp kirli pantalonumun üstüne, buruşuk ama temiz uzun kollu bir gömlek giydim. Maslahatgüzar yemeği ‘Anglo American Beach Club’ta yiyeceğimizi söylemişti. İsmine bakılırsa oldukça şık bir yerdi. Lezzetli bir şeyler yiyeceğim için heyecanlıydım. Murat, ‘işte geldik’ deyince şaşırdım kaldım. Hint Okyanusu kıyısında, döküntü bir binaydı. İçerinin bizim esnaf lokantalardan pek farkı yoktu. İsmini bilmediğim bir ızgara balıkla birlikte içtiğim kötü beyaz şarap keyfimi yerine getirdi. Beni otele bırakan Murat, Kenya uçağında bana yer ayıracağını, bu konuda merak etmememi söyledi. Ayrılırken ona, gemiden bana verilen peynirleri, konserveleri ve aspirinleri verdim. Nasıl olsa 4 gün sonra ülkeden ayrılacaktım.

Ertesi gün ve diğer günler, bazen Cuma ile bazen yalnız sokaklarda sürtüp durdum. Yemeklerden iğrendiğim için, çoğunlukla tropikal meyvalarla karnımı doyuruyordum. Bir gün sokakta gezerken, gençleri toplayıp koydukları bir askeri kamyonun fotoğrafını çektim. Çekmemle birlikte iki askerin saldırısına uğradım. Düştüğüm yerde beni dipçiklemeye başladılar. Ne söylediklerini, niçin vurduklarını anlamıyordum. Biraz sonra yanımıza bir subay geldi. Çat pat İngilizcesi vardı. Kimliğimi sordu. Türk ve Müslüman olduğumu söyledim. Belki işe yarar diye Mehmet'i Muhammed, Yaşin'i de Yasin yapıverdim. Subay durakladı. İnanmadığı belli oluyordu. Kelime-i Şahadet getirmemi söyledi. Başıma dayalı iki namlunun korkusuyla herşeyi unutmuştum. Bildiğim bir kaç duayı hatırlıyor ama Kelime-i Şahadet'i bir türlü toparlayamıyordum.

Aradan ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum. Birden dilim çözüldü ve Arapça kelimeler, birbiri peşi sıra ağzımdan döküldü. Bunun üzerine subay beni yerden kaldırdı. Boynuma sarılıp yanaklarımdan öptü. Gözleri yaşarmıştı. Burada Türkleri çok sevdiklerini söyledi. Askeri taşıtların fotoğrafının çekilmesinin kesinlikle yasak olduğunu tembihledi. Çektiğim filmi alıp uzaklaştı. Askerlerin bindiği araç giderken ben de kaldırıma oturup, içine düştüğüm şoktan kurtulmaya çalıştım.

REZERVASYON ŞOKU

Ertesi gün Somali'yi terk edecektim. Uçak bileti için gerekli dolarları bozdurdum. Fazla değeri olmayan Somali paralarını bir naylon torbaya doldurup Cuma ile birlikte biletimi almaya gittim. Cuma görevli bir kadınla konuştuktan sonra bana dönüp rezervasyonumun yapılmamış olduğunu söyledi. O an bayılacağımı hissettim. Çünkü Kenya'ya haftada bir gün uçak vardı ve bu benim bir hafta daha oralarda kalmam demekti. Cuma kolumdan tutup, beni arkada bir odaya soktu. İçeride bir çok kadın vardı. Birisi rezervasyon listelerine baktı. Ne bu hafta ne gelecek hafta ne de ondan sonraki hafta benim ismim görünüyordu ve bütün uçuşlar doluydu. Bir felaketle karşı karşıyaydım.

Birden kendimi, odanın ortasında bağırırken buldum: ‘Türküm, Müslümanım. Adım Muhammed. Soyadım Yasin. Mutlaka gitmem gerek...’ Yanıma şişmanca bir kadın geldi. Sakin olmamı söyleyip beni masasına götürdü. Sonra elindeki listeden bir ismi silip benim adımı yazdı. Bileti hazırlayıp verdi. Ben de torbadaki paraları masanın üstüne döktüm. İçimden kadına sarılmak, onu doyasıya öpmek geliyordu. O paraları sayarken, ben biletin asıl sahibi gelir korkusuyla, koşar adımlarla binadan uzaklaşıyordum. Dönüp baktığımda Cuma'nın da arkamdan koşturduğunu gördüm.

Ertesi gün Kenya'nın başkenti Naiorobi'ye doğru uçarken, 20 güne ne kadar çok şey sığdırdığımı düşünüyordum. Gözlerimi kapayıp, başrolünde oynadığım filmi birkez daha başından sonuna kadar izledim. Yersizlik nedeniyle sizlere anlatamadığım diğer maceraları da hatırlayıp, kendi kendime kıs kıs güldüm.

Kaynak:

Seyahat HaberiSeyahat Haberi
Medeniyetin uğramadığı yer! (Wakhan Koridoru)
Seyahat HaberiSeyahat Haberi
Şanlıurfa’dan gastronomi atağı
Seyahat HaberiSeyahat Haberi
Chistmas’a geldik biz...
Seyahat HaberiSeyahat Haberi
Koltuğunuzu manzaraya göre seçin
Seyahat HaberiSeyahat Haberi
Avrupa’nın en güzel noel pazarları
Seyahat HaberiSeyahat Haberi
36 saatte Trieste